1 Ekim 2020 Perşembe

Feragat

Eserse rüzgarın bu kör hasretin önünden,
O vakit göğe savrulsam da üşümem artık.
Ve vurursa bağrıma gözlerinin yönünden,
O vakit vurup öldürsen de düşünmem artık.

Saçlarını yolup savursan ıslak yerlere,
Eğilip de ellerimle dokunamam artık.
Değmeye cesaret eder düşersem sellere,
Üşüsem yanına gelip sokulamam artık.

Sevdiğim, aşkım günden güne kuvvetleniyor,
Görüş gününe gelsen hasretim bitse artık.
Kalbim sev der, aklım sevgini lutfetme diyor,
Gelip aklımı kendinden utandırsan artık.

Gece aya bakar bakar seni hatırlarım,
Keşke seni görüp ayı hatırlasam artık.
Sana mektup yazmaktan dolmuyor satırlarım,
Seni değil beni yazdığım gün gelse artık.

Tahta oturağımız yerli yerinde duruyormuş,
Otursan da pencereden görüp gelsem artık,
Anılar değil sanılar beni vuruyormuş,
Hatırla, üstünde sadece sen ve ben vardık.

İstemsizce bu kollarım açılıyor yana,
Sana açılan kollarım kapanmasa artık.
Yüzünü gördüğüm her günüm bayramdır bana,
Bu bayram olmazsa da, diğer bayrama artık...

2 Mayıs, 2020

Hakikât

Kalbi kırık göçenler,
Ölmeden de gömülür.
İnsanı silah değil,
Yine insan öldürür.

Mert yürek taşıyanı,
Yine bir mert korkutur.
Dostunun kuyusunu,
Yine dostu doldurur.

Atasının yurdunu,
Torunları yaşatır,
Bir güzelin yüzünü,
Yine bir er yeşertir.

İnsan ol meziyettir,
Hakkıdır hakkı yektir,
İnsana insanlık et,
Yine de eziyettir.

Düşmanımın düşmanı,
Benim dostum değildir,
Düşmanımın dostluğu,
Kara güne değindir.

İçimi anam bilir,
Maksadı babam bilir,
Olsa olsa bir balık,
Olmadı hâlık bilir.

Ölsem ayrı bir nefes,
Ölmesem de bir kafes,
Yorulursam alnımdan,
Damla Damla ter gelir.

25 Haziran 2019

28 Haziran 2020 Pazar

Türk'ü Sevmek

Bir sabah uyanıp göreceğiz şanlı Türk'ü,
Ölüp ölüp dirilirken bitmez hasretinden,
Alıp atacağız sırtımızdan büyük yükü,
Kaldırıp delirirken kapkara kasvetinden.

Haine kapı açıp dosta kapatmak suçtur,
Gün gelip utanınca yüzüne bakmak güçtür,
İmanın şartı beş ise, bizimki de üçtür,
Irk, vatanımız ve aşkımızın saffetinden.

Kalbimiz durmaksızın, çarparak atacaktır,
Korkaklar arkasına bakmadan kaçacaktır,
Turan hayal diyen, yavaşça yol alacaktır,
Hayalindeki dünyanın ta en merkezinden.

Tüm Türkler asker, canını ve malını verir,
Kaçmaz yurdundan, çünkü Suriyeli değildir,
Cepheye erzak için kuru ekmek yedirir,
Ulu yiğit ana çocuğuna ellerinden.

Aile toplanınca yuvada huzur bulur,
Kardeşliğin en güzel şey olduğunu görür,
Kimse ölmesin ister, başta kendisi ölür,
Gelen kör kurşunun merhametsiz menzilinden.

Milliyet aşkı hastalık değil, bir duygudur,
Doğarken başlayıp ölünce biten uykudur,
Vahşet ve canilik aleyhimizde kurgudur,
Gevelenip durur şerefsizlerin sözünden.

Türk'ü sevdim sadece Türklüğünden ötürü,
Bu sevda ne yer, ne de dünyada yorar beni,
Düşman söver duygu olur, Türk sever sömürü,
Bir tek kardeşim adam yerine koyar beni.

26 Mayıs 2020 Salı

İç Sesimden Öğüt

Merhaba Efe, sanırım garip bir çocuksun,
Kendi kendini bile bana anlatmıyorsun.
Sevmediğine ateş, sevdiğine barutsun;
Ateş olsan da yaktığını ağlatmıyorsun.

Dünyaya neden geldiğini hiç düşündün mü ?
Düşünürken sıkıldın da yoksa üşendin mi ?
Birkaç sene yaşar sonra ölürüm diyordun,
Daha sen bu yaşta ölümü kabullendin mi?

Doğduğunda bile beşikten atlıyormuşsun,
Emziğini yatak altında saklıyormuşsun,
Hatta ayak baş parmağını yalıyormuşsun,
Bu kadar pisken temiz olmayı hak ettin mi?

Ne olacak senin bu halin inan bilmiyorum,
Sana sürekli bitmeyen huzur diliyorum,
Çünkü sen sağlık para pul falan istemezsin,
Ekmeğine şükreder, kabına pislemezsin.

Sürekli bir kalbin kırık, sen ergen misin be ?
Delikanlı gibi karşıma çık, değilim de !
Diyemezsen de kırık göçük kalbin sağ olsun,
Ve kalbini kıran o sevdiklerin var olsun.

Tutsan bir ipin ucunu çekebilirsin sen,
Ya da vazgeçtim ya, çekersen koparırsın sen,
Sana doğduğundan beri sakarsın dediler,
Kopar korkusuyla onu hiç tutmadın sen.

Düşünmekten saçların dökülüyor, durmuyor,
Her gelen bir yerini cimciriyor, vurmuyor,
Bu devirde herkes sinsi ve uyanık olmuş,
Ondan sen hayatının aşkını bulamıyor :)

Aslında bulmuştun, cahil gibi ittin onu,
Sen itince haliyle orada bitti konu,
Her koyun kendi bacağından asılıyor Efe,
Kibirlenip sakın ha, benim suçum yok deme.

Çünkü genelde kafanı az kullanıyorsun,
Akbabalar gibi her leşe çullanıyorsun,
Yok yere bir araba insanı helak ettin,
Sinirin geçince kendinden utanıyorsun.

Bu gidişle askerde çok dayak yersin,
Senin dayakla akıllanacağını sanmam.
Dayak yer gıdıklanır, canım acıdı dersin,
Ama ona ancak komutan kanar, ben kanmam.

Senin içini biliyor mu vicdansız evren ?
Bilmese de insan ol, evrene iyi davran.
O vicdansız bunu gülerek okuyacaksa,
Hiç sinirlenme, sen de ona gülerek davran.

Gülmekten korkma, bence sana çok yakışıyor,
Diyenlerin yalan söylediğini öğrendin.
Bak, onlar şuan anıranlarla takışıyor,
Anıranlara yıllarca boşuna söylendin.

Küfrettiğin herkes yapamadığını yaptı,
Onların gemisi sallandı, seninki battı,
Her gelen yüzüne bakmadan gülerek gitti,
Sanırım bunca yaşadıkların sana yetti.

Yuva kursan, kim olacak yuvanın dişisi ?
Dişiler yeni çağın daim bilir kişisi...
Bu devirde seni sevecek biri yok bence,
Daha düşünürken yıkıldı yuvanın yarısı.

Canım benim; yaşın daha genç, düşünme bunu,
Sen evvela kendini değil, dünyayı tanı.
Senin kim olduğun kimsenin umrunda değil,
Senin de umrunda değil işin komik yanı.

İnkar edersen, afaroz eder papazlar,
Beyaz atın yoksa öpmez seni prensesler,
Herkes dışlamak için bir nedenini bulur,
Gururunu ayak altına alır 'bu kez' ler.

Herkes senin güçlü olduğunu düşünüyor,
Bir söze üzülünce gizli gizli ağlarsın.
Senin duyguların bakışından süzülüyor,
Kendine bir de buradan bakarsan anlarsın.

Her şiirin on dörtlü hece ölçüsü ile,
Her şiirinde dizeler yaşanmışlık ile,
Bence artık on dörtlüden kurtulma zamanı,
Çokça zamanını çalıyor sağlığın ile.

Sürekli yazıyorsun, yazacağın bitmiyor,
Ve sana on birli hece ölçüsü yetmiyor,
İçindekileri uzun uzadıya döksen,
Bir bakmışsın bazen on dörtlü bile yetmiyor.

Sabahları yazdığın şiirler çok sıkıcı,
Geceleri yazdıkların ise çok itici,
İnan başkaları gözüyle okuyamıyor,
Vıcık vıcık aşk sevgi kokuyor içerisi.

Karlı dağın ardını aşanlar biliyormuş,
Ayrılığın derdini çekenler biliyormuş,
Bak hele, balık artık ekmeğe gelmiyormuş,
Balık bile öğrendi, sen öğrenmedin Efe.

Dediğin her şey olacak sanıyordun, değil,
Dünyanın iki kapısı varsa da han değil,
Seni bu handa ağırlayan biri olmadı,
Çıkarken gururla çık, ama girerken eğil.

Sanır mısın ki, ölüler hergün diriliyor,
Onlar ölmemiş, onlara biz ölü diyoruz.
Hepsini unutup, aklımızdan siliniyor,
Onlar da sanıyor ki hergün pilav yiyoruz.

İşte senin de sonun budur, bilesin koçum,
Unutma, ben bugün varsam bile yarın yokum,
Aklına sürekli girip duran iç sesinim,
Başkalarına yanlışım, sana hep kesinim.

Yere sağlam bas ki, kıramasınlar dizini,
Karlı yolda uç ki, bulamasınlar izini,
Yeri gelince bağır, kesmesinler sözünü,
Açma içini ki, bozamasınlar özünü.

Kimler gelecek, kimler geçecek hayatından,
Neler tadacaksın, tazesinden bayatından,
Kendini küçümseme ve en iyisini yap,
Adının yanı ibaret değil soyadından.

Annen baban ve ailen, hepsi birer yalan,
Senin için yıllar önce bitti, sevgi falan,
Onlarsa yürüten değil, geride bırakan,
Bakınca görürsün, sensin hep arkada kalan.

Bak, uçtuğun görülünce yuvadan atıldın,
Ve uçarken havada kanadından vuruldun,
Uçmayı bile uçarak beceremedin sen,
Açınca kanadını kıracaklar bu yüzden.

Hikayeni kendin yaz, senin kalemin güçlü,
Padişah seni değil, dalkavukları seçti,
Veziri öldürerek vezir olmak suçtu da,
Hikayede atı alan üsküdarı geçti.

Seninki hikaye değil, olsa olsa masal,
Hangi vezir kendi kuyusunu kendi kazar ?
Bence bunları yaşamaktansa bir yere yaz,
Elif Şafak kitabından daha fazla satar.

Gözünü seveyim, n'olur git artık ders çalış,
Müzik yeter, biraz da matematikte geliş,
Sazın ileride karnını doyurmayacak,
Çünkü türkü dinleyen bir nesil olmayacak.

Git gitar falan öğren, akdeniz akşamları,
Çal sahilde topla başına tüm güzelleri,
Bu işler sana ters, belki zamanla anlarsın,
Biraz da sen üz, başkalarını üzenleri.

Keşke beni bir kere kulak verip dinlesen,
Keşke dinlesen iş işten geçince yanmasan,
Senden istediklerim inan kötülük değil,
Tek istediğim kendini boş yere üzmesen.

Beni dinlemektense hep onu dinliyorsun,
Şu göğsünün içindekinden bahsediyorum,
Onu dinleyip kuyruk kısınca inliyorsun,
Sırf senin rızanın hatrına hazmediyorum.

Aslında gitsen kurtulacaksın diyardan,
Git, kurtulacaksın öfke kibir ve riyadan,
Sana riyakâr dediğim için çok üzgünüm,
Ama artık gerçeği gör, uyan bu rüyadan.

Zorda kalınca kimine yalan söylüyorsun,
Bir tek ben bilirim; sen çocukken de böyleydin,
Hiç utanıp vicdan azabı çekmiyor musun ?
Doğruyu söylersen dayak yiyecek haldeydin.

En zorundan başlayıp, önce kendini affet,
Affetmek erdemse, erdemli olmaya çalış,
Şayet başarırsan, kendine kendinden bahset,
Ve bukalemun değil, kendin olmaya alış.

Az bir zamanın kaldı, biliyorsun sonunu,
Tabelaya bakmadan buluyorsun yolunu,
Tanrı seni bayağı seviyor anlaşılan,
Her defa bir şekilde kaldırıyor kolunu.

Beş yaşındayken ağladın, dizin kanayınca,
Büyüdükçe sustun, yaranı yamayınca,
Yara bandını kaldırınca görüyorsun ki,
Yara kabuk bağlamıyor hava almayınca.

Yaralarını saklama, yüzleş onlar ile,
İyileşti sanmayasın görünmüyor diye,
Bir kişi gelip dudaklarıyla emer onu,
Aksın, aksın da; bari boşa akmasın diye.

Sabah akşam sana öğüt vermekten sıkıldım,
Çenem yoruldu, susarım artık birkaç sene,
Seni toplamaya çalışıp kendim yıkıldım,
Bu verdiğim akılla gidersin birkaç sene.

Sana emek verdim, adam etmeye çalıştım,
Benim sayemde gülerek kendinle barıştın,
En başında seni zeki bir şey sanıyordum,
Uçtukça pembe pembe dünyalara karıştın.

Ben ne zaman uçman gerektiğini öğrettim,
Ne sevip ne sevmeyeceğini öğrettim,
Yeri geldi benim öğretmem yetmedi sana,
Bir de senden duyayım diye sana söylettim.

Git artık, şu küçük dünyada mutlu biri ol,
Sev artık, yüreğinde koca bir sevgiyle kal,
Bil artık, burada senden başkaları da var,
Bu dünya hep kötülere geniş, sanaysa dar.

Efe, o koca kafan bir şey alsın içine,
Bunca boşa konuşmuş olmak istemiyorum,
Ona buna üzüleceğine bak işine,
Tanrı yardımcın olsun, ben artık gidiyorum...

8 Mayıs 2020 Cuma

Ne Zaman

Ne zaman caysam senin olmamandan,
Yüzüm düşer içime kapanırım.
Bana bakıp hatrımı sormamandan,
Kırık göçük kalbime sığınırım.

Ne zaman göğe baksam oradasın,
Kışın yaktığım korsun, sobadasın,
Üşümüş gönlümü ısıtıyorsun,
Kendimi kapattığım boş odasın.

Ne zaman görsem yüzünü uzaktan,
Heyecandan titrerim bilmezsin sen.
İçimde başlattığın kör salgından,
Hastalanıp ölürüm görmezsin sen.

Ne zaman gizlice rüyama girsen,
Aramadan bulabilirim seni.
Kalbimin içine saklanıyorsun,
Yanlış yer deyip uyarırım seni.

Ne zaman kabullensem yokluğunu,
Sana değil, yokluğuna kızarım.
Dudağına değen aşk şarabını,
Ölesiye kadar içer, sızarım.

Ne zaman aklıma gelse yolların,
Hatırlarım mis kokan saçlarını.
Belime kavuşamayan kolların,
Eritir erimeyen karlarımı.

Ne zaman tarif etsem seni sana,
Kulaklarını kapatıp dinlersin.
Sevda peşinde gezme dedim sana,
Benim gibi derde düşüp inlersin.

Ne zaman göreceğim o yüzünü,
Ne vakit duyacağım şen sesini,
Sana senden fazla istiyorum ben,
Mutluluğun kapına gelmesini.

Ne zaman elinin tersiyle itsen,
Belirir dolu bir hüzün yanımda.
Beni kovacağına kendin gitsen,
Kaynar adının baş harfi kanımda.

Ne zaman elveda desem her gece,
Yere bırakıp gidemem adını.
Gözümün içine bakıp gelme de,
Gelmeyeyim hayatımın kadını...

22 Nisan 2020 Çarşamba

Dönmeyen Seneler

Ah o güzel günler, bir daha gelmeyecek misin ?
Sarmayacak mısın bir daha beni kollarına ?
İki elim çamurun içinde,
Güneşli ama soğuk bir yeşil sabahında,
Taştan evimizden çıkıp hanemizin önüne,
Sonrasında iki sigara bir çay,
Dostlarımla türkü söylememe izin vermeyecek misin ?

Neden bahşettin bu güzel seneleri ömrüme
İki sene girdi, mezara kadar çıkmaz artık gönlümden
Topraklarında bir sevda bıraktın gönlüme
O güzel kız iki senede yetmiş sene çaldı ömrümden

Koca bir mesnevi yazsam bir gününe
Yine de gücüm yetmez anlatmaya tesirini
Koca bir külçe altın bıraksam önüne
Zaman bırakmaz rehin aldığı esirini

Üşürdü saçlarım hissetmezdim oysa
Donardı ellerim tutmazdı bacaklarım
Eğer yaşamaya değer senelerim buysa
Ben de kaybetmeden ölesiye kadar saklarım

Bileklerimi kessem gelmeyeceksin geri
Çekiştirip vursam gelmeyeceksin beri
Yüzüm yanaklarım kırıştı ağlamaktan
Onu bile bahane edip sevmeyeceksin beni

7 Nisan 2020 Salı

Altın kafesteki bülbül

Hayatınızda hiç kafese koyuldunuz mu ?
Kanat çırpmak isteseniz de o kafesin demirleri yüzünden umudunuzu kaybettiğiniz oldu mu ?
Yada sizi o kafese koyandan hiç nefret ettiniz mi ?
Konuya girmeden önce bu ülkede muzdarip olduğumuz yanılgı konusuna değinmeden geçemeyeceğim. Eğer anne babanızı sevmiyorsanız, kendinize zarar verecek bir madde kullanıyorsanız, kendi istekleriniz varsa, diğerlerinden farklı düşünüyorsanız veya hayatınızda kendinize göre bir mizah anlayışı oluşturduysanız ergensinizdir. Yani 15-22 yaş aralığındaysan bu alışılmış gelenek sana, 'siktir git, benden sana fayda yok' diyor.
Veya aşk acısı...
Kesin ergensin oğlum sen, sivilceli ergensin hemde. 19 yaşında bir çocuğun duyguları mı olur lan :Dd gerizekâlı seni.
Neyse, eleştirdiğim konunun anafikrini çok kısa bir şekilde verdim. Artık biraz ortak duygularımızı paylaşalım.
Leylek bile olsan, aylardır tepesinde oturup yavrunu büyüttüğün minareyi bırakıp giderken üzülürsün. İçinde bir burukluk, kanatlarında bir kırıklık olur. Benim de  kaderim leylekler gibi oldu. Fakat aramızdaki fark; leylekler zorunlu sebeple göç eder, ben kendi aptal kararlarım yüzünden bu durumdayım. Sonuçta Yakutistan'da değilim zorunlu göç edeyim. Değil mi ? Yada Suriyeli de değilim.

Tabi bir ortak noktamız daha var. Bu salaklar mis gibi cami minaresini bırakıp nerelere gidiyor allahın aşkına şuna bir bak

Ulan altında avlu var, yan çapraz altında ismail abinin köşe marketi var, ibadet etmek istersen kafanı kanatlarını yanındaki camdan aşağı sok ikinci kata in, veletler acıktıysa caminin yanındaki çöpleri karıştır mis gibi yemekler bul. Bu kadar imkanın varken rahat götüne mi battı insafsız.
Neyse bu kadar leylek muhabbeti yeter.

Çoğu insan gibi benim de yaşadığım bir yuvam vardı. İlk yuvamdan ayrılınca ikinci evimin babası devlet oldu. Bana yemek verip gece evinde uyutuyordu. Üstelik inanır mısın, yaptığı iyilikleri bile yüzüne vurmuyordu bu devlet baba. Ne yemek yediriyoruz sana diye bağırıyor, ne lanet olsun deyip sağdan soldan geçiriyor, ne de senden gizli gizli iş çeviriyordu. İşte bu güzel yuvada 2 senemi geçirdim. Yemyeşil tarlalar arasında, bir tarafında portakal, bir tarafı nar bahçeleriyle dolu kocaman bir yer. İlk gidince fazla alışamıyorsun, yani 4-5 dakika falan. Ama yaşadıkça yaşamak güzelleşiyor.
Devlet babanın yeşil bahçeli evi sürekli seni arkadaş edindirmeye çalışıyor. Sürekli bir insan gelişi bir insan gidişi aklın durur. Sen de sosyal bir yaratık olman gereği kendine uygun birkaç kişi seçerek diğerlerini tanımaya başlıyorsun. Sonra bir bakmışsın münker nekir melekleri gibi herkesin her yediği haltı biliyorsun.
Anlattığım devlet babanın evini muhtemelen tahmin etmek biraz zamanınızı alacak. Olsun, anonimlik eseri yüceltir.
Bu ev birkaç senelik hayatımın en güzel 2 senesiydi. Şimdi deseler ki o eve tekrar gir, ama birkaç sene sonra öleceksin. Ben bu teklifi gözümü kırpmadan kabul ederdim. Çünkü mutlu olmayı ve ciddi ciddi gülmeyi özlediğim zamanlar, böyle bir günden tartışmasız daha değerli. Kadir gecesi gibi işte anlayıver, o iki sene 2 milyon 400 bin aydan daha hayırlıydı. O zamanlar o öyle mutluydum ki, bunun gibi belki 100 tane daha yazı yazmışımdır. Çünkü ortada geri gelmeyecek bir zaman var. Gerçek evimden çıktığım günden beri o günlerin özlemi beni yaşamaktan men ediyor, istemsizce hiçbir şeye odaklanamıyorum.
O evden çıkıp 17 yaşımın bağrında, benim için öyle anlamlı bir şiir yazmıştım ki, bu şiiri yazmam tam bir senemi aldı. Çünkü içimde sönmek bilmeyen bir ateş vardı. Ben bunu kimseye anlatamadım, anlatamayınca da ateşi söndürmek bana düştü. Ateşi söndüremeyeceğimi fark edince, bari közlerin üstüne su döküp etraftakilerin de yanmasını engelleyim dedim. Her mısrasını yaşanmışlık ve anıyla dokuduğum bu şiir tahminimce hayatımda bir daha benzerini bile yazamayacağım bir şiir, saygılarla.

"Bu yaş; belki benim ilk ve son 17 yaşım,
Bir sene mesut, seksen sene nafaka eşim,
Hayat peşinden sürüklediğini yaşatır,
Ben daha on yedimde sürüklenen bir leşim.

Hep aklıma gelirdi, habersiz geçen yıllar,
Hep sustururlardı, yaşın kaç başın kaç diye,
Yürüdükçe insanı insan eden bu yollar,
Yürüdükçe düşündürür neden beni diye.

Elinden tutamadım şu yılların,
Sonudur bu tükenmeyen yolların,
Hep sana açık olan bu kollarım,
Ha kapandı ha kapanacak artık.

Veremedim gençliğimin tadını,
Sevemedim ayrılığın adını,
Gözleri ahudan güzel kadını,
Ha gördüm ha göreceğim ben artık.

Eskiler mi güzelmiş, eskiden mi ?
Anlatırlar, aşkı bile farklıymış.
Dile destan hikayelerin aslı;
Seven aslı, sevilen de aslıymış.

Gezdim on yedimde, bir gül bahçesinin içi,
Yaprağını istedim, diken vermekti suçu,
Bir yandan yanarken bir yandan soğudu içim,
Sonunu bildiğim bir yola girmekti suçum.

Ben bu yaşımda ilk kez biri için ağladım,
Gözlerime kurumak bilmez bir ip bağladım,
Üstelik bolca gözyaşımı kayıp eyledim,
Kaderimi yenemeyeceğimi anladım.

Ertesi günedir on yedimin hazin sonu,
İstedi kanattı istedi yüceltti beni,
Uyursam belki görürüm ümidiyle onu,
Uykunun da müptelası eder bu dert beni.

Kilom olsa yüz elli, kalbim yine miniktir,
Gönlüm olsa mecnuna denk, gururum iniktir,
Ordulara karşı gelsem, bir mermiye canım,
Gelmesem sana en başından beri yeniktir.

Bu yaşımda farkettim ölümün varlığını,
Evine ekmek götüren adam darlığını,
Hayat yapraklarım kışın düşer sanıyordum,
Zorla öğrendim yaz ayımda sarardığını.

On yedimde buldum mağdur hayat felsefemi,
bir öncekinden fazla üzüyor her seferi,
Gözleri dolmuş masum insanların eseri,
Yaşamak sanatından uzaklaştırır beni.

Anlatamadıkça gelip yazdım bu deftere,
Bir senemi aldı on yedimin bu şiiri,
Hayat denen iki ucu kanlı bu testere,
Gitmek istesem de doldurmadı yerimi."

Sakin ol şiir bitti. Elim yorulmadığı sürece devamını yazmayı düşünüyorum. İşte sonrasında ben de her tipik 'ergen' gibi -biliyorsun ergenlerin özelliklerini tanıttık- bir sevdaya düştüm. Dikkatini çekerim saçma sapan bir sevda demedim, sevginin saçması olmaz. Ki benim bu küçük hikayeyi yazmaktaki amacım Meriç Aktaş gibi 'aşığım, ölüyom, bitiyom, yanıyom, kurtarın' söylemleriyle cinsel hormonları yeni üretilmeye başlamış 14 yaşındaki hanım ve beylerin durumlarından istifade edip para kazanmak, tanınmak, toplumda bir yer edinmek değil. Hani tipimiz yok, bari bir yerden kurtaralım çabasi hiç hiç değil. Bu sadece sevgi. Sevdiğim ve zaman ayırmaktan keyif aldığım bir şey. Biliyorsunuz, sevgi içeriden gelir. Ama blogger'ın da beni reddedeceğini sanmıyorum :) sadece seviyorum ve yazıyorum. Art niyet aramaya gerek yok. Her neyse fazla  dağılmadan kıssadan hisseye devam edelim.
Onu görünce bir canlı bu kadar mı tapılası olur diye düşündüm kendi kendime. Aylar boyu bunu sorguladım. Reklamlardaki 24 kare tekniği gibi onu izledikçe alasım geliyordu. Sanki yaşama sebebimdi.Onu görmeden edemiyordum.
Sonra bir gün dedim ulan böyle olmuyor, ilan-ı aşk etmeyip hayatım boyunca pişman olacağıma reddedilirim, yıkık yıkık köşeme çekilir ağlarım. Uyuyunca sabaha unuturum. Tabi benim düşüncem buydu. Ne bileyim karşımdakinin benim kadar zeki olacağını düşünüyorum. Ya gerçekten maldı, ya da gerçekten çok iyi salağa yatıyordu ama ona dediklerimi ay çiçeğine desem gece gece açılırdı hiç şüphem yok.
Bak benim gibi odunun atası adamdan ne laflar çıkıyor, neler söylüyorum. Ama karşımdakinin tepkisini hareketlerini görsen kafayı yersin. Sanki izafiyet teorisini anlatıyorum. Vaka ne kadar ümitsizse artık, olaylar şöyle bir hâl aldı.
Bir kadın için olduğu kadar zor olmasa reddedilmek benim hayatımın en büyük acizliklerinden biriydi. Sonuçta hayatında ilk defa olan her şey insanı büyük derecede etkiler.
İçime bir kapandım pir kapandım. Yatağımda kendime bir köşe belirledim, akşam belirli bir saatten sonra kafamı yastık ve yatakla duvar arasındaki boşluğun arasına sıkıştırıp hayatın üstüne düşündüm. Depresyona giren amerikan dizilerindeki kadınlardan esinlenip kafamı 3'e kazıtıp bolca çikolata sigara ikilisine sarmaya başladım.
Düşün, ben yuvamı o kadar çok seviyordum ki, bu tesiri mideye kadar giden acıları her gün yaşamaya bile razıyım. Çünkü orada acı çekmek burada uçmaktan daha özgürce.
Ne bilesin işte... Nasıl insan 17 yaşındayken kendini hiç ölmeyecekmiş gibi hissediyorsa, güzel günlerinin de aynı şekilde hiç bitmeyeceğini sanıyor...
Devlet babanın evinde gamsız gamsız günlerimi geçirmeye devam ediyordum. Sonra bir akşam üstü gerçek babalık aradı.
-Buyur babalık
+Evlat, iş yerinden tayinini çıkarıp başka bir bölgeye yerleşmeni ve orada çalışmanı istiyoruz. Ne dersin ?
-Bilmem ki.
+Tamam sen biraz düşün, ben bir saat sonra geri ararım.
-Tamam bakalım.

İnsan hayatında pek çok hata yapılır. Verilen kararlardan pişmanlık duyulunca, kimisine 'Hay eşşek kafam' denirken, kimisine de 'elim golum gopaydı, dilim dutulaydı da söylemeyeydim' denir. 1 saat sonrasında karar verip babalığa geri dönüt verdiğimde kendime bahşettiğim pişmanlık cümlesi, ikinci cümleydi işte.
Bir şey demeden önce 3 kere düşün derler ya, katiyyen yalan. Bin kere düşüneceksin.
Telefon geldi:
-Düşündün mü evlat, ne diyorsun ?
+Sen bilirsin babalık, fark etmez.
Bu karar sigaraya başlama kararımdan bile daha kötü bir karardı. Altı sene içtiğim sigara hayatımdan bir sene götürdüyse, bu kararın üzüntüsü sağlam 15 sene götürmüştür.
Telefonu kapatınca "naptım ben" desem de artık iş işten geçmişti. İleriki zamanlarda cezaevi mahkûm aracı gelip, beni altın kafesime götürecekti. "Birkaç güne seni almaya geleceğiz." dediler. Haliyle daha birkaç gün var diye eşya hazırlığına başlamadım. Arkadaşlarıma bu haberi vermeliydim, çünkü bunu bilmek onların hakkıydı. O günün akşamında bütün arkadaşlarıma haber verince haliyle corona virüs dönemindeki altın gibi değerim arttı. Sünnet çocuğuymuşum gibi herkes bana iyi davranıp isteklerimi yerine getirmek için debeleniyordu. Şaka şaka, ben kim ilgi görmek, sünnet çocuğu falan olmak kim ?
Kemal Sunal'ın üç kağıtçı filmindeki halka duyuru sahnesi var ya hani, megafonu açıp bağırıyor.

-Sevgili vatandaşlarım, size üzücü bir haber ileteceğim. Dün gece öleceğim bana melekler tarafından bildirildi. 2 gün sonra, Cuma günü saat dörde on kala öleceğimi, siz sayın vatandaşlarıma en derin sevgilerim, ve muhabbetlerimle bildiriyorum.
Aynı bu şekilim işte. Birkaç gün sonra ölecekmişim gibi yaşamaya başladım. Yaşamak da ne yaşamak, pencereden dışarıyı izlerken portakal yiyorum. İçime o kadar özgüven doldu ki, "madem gideceğim, bari sevdiceğime söyleyim o da bilsin" dedim. Sen reddedildin oğlum, gidip söylemek haber etmek ne haddine diyen de olmadı, öyle tin tin gittim.
Akşam oldu, müsait bir vaktinde eski evlerin arkasında benimle buluşmasını istedim. Geldiğinde birkaç dakika duraklayıp etrafı uzun uzun süzdüm. Ne oldu ne diyeceksin tepkilerini duymaya başladığımda ise haberi verdim. İnanın üzülmesini hiç beklemiyordum. Fakat haberi verince bir efkâr bastı, ağlamaya başladı. Ağlama deyince de hüngür hüngür ağlama değil öyle. Gözyaşı, gözlerinin çeperinden hafif hafif çıkıyor, ağırlaşınca yanağından aşağı doğru kayarak dudağının kenarına geliyor. Karşılıklı melankoli melankoli sadece bakışıyoruz.
Hava da buz gibi, dizlerimiz donuyor. Beraber hüzünlenince gözyaşları da geldi. E gözyaşı gelir de salya sümük gelmez mi ?
Burnunun aktığını fark edince cebimdeki  iki peçeteden birini ona uzattım, diğerini de kendim aldım. "Bu soğukta ağlarken beraber sümük çekiyoruz, ne kadar romantik değil mi ?" Diyerek güldü. Gülerken gözlerinden yaş geliyor, sesi titriyor ve akan burnunu silmeye çalışıyordu. Reddedilmenin verdiği gurursuzlukla bir şey demedim. Benim sessizliğimi hissettirmemek için devam etti:
-Eee, ne zaman gidiyorsun bari ? Diye sordu.
+sanırım birkaç güne giderim, dedim.

Türk film sektörünün padişahı yeşilçam sahneleri gibi anlar yaşadık. 'Gitme, etme, gitmesen olmuyor mu ?' Diye binbir türlü şey söylese de artık çok geç kalmıştım. Onu evine bıraktıktan sonra devlet babanın yuvasına döndüm. Dostlarımla son gecelerimi güzel geçirmek istiyordum. Hani dedim ya, insan mutluyken o günlerin hiç bitmeyeceğini sanıyor diye; işte tam o anda biteceğini bildiğin için asla mutlu olamıyorsun, gülemiyorsun. Birkaç gün sonra bitecek işte. Bunu bildikten sonra birkaç gün sonra değil 20 sene sonra olsun, ne fark eder ?
Çünkü korkuyor insan. Yemek yerken birbirini uzaktan görmek için tam açıyı ayarlayıp oturuyormuşuz. Meğer bunu sadece ben değil o da yapıyormuş. Bunu gideceğim gece itiraf etmiştim, o da aynılarını kendisinin de o yüzden yaptığını söylemişti. Böylece aslında karşılıklı itiraflaşmak ve yüzleşmek için bir fırsat bulmuştuk. Yada mesela sırf onu görmek için oturduğu yerin önünden geçiyordum. Meğer o da benim, oradan geçeceğimi bildiği için hep oraya oturuyormuş.
Bir delikanlının kalbi bu kadar mı paramparça olur ?
Bu kalbi taşıyorken bu kalp buradan nasıl gider ? 
Ayrılıp gitsem bile bu kalp benimle gelmeyi kabul eder mi ?
Bunları yüreğinde taşırken el sallayıp gitmek insanın iç dünyasında imkansızlaşıyor. Yürürken yürüdüğü o taştan yollar bile, ciğerine zehri çekerken aynı yerde çektiğin yer bile, etrafına bakınırken eskiden de bakındığın ağaçlar bile... hepsi geliyor birer birer aklının en ücra köşelerine. Yani anlayacağınız, olay sadece gönül işleriyle kapanmıyor. Benim, kuşlara şarkılar söyleyip saz çaldığım yeşil sabahlar vardı. Kahvaltımı yapınca bir bardak çayımı alıp devlet babamın benim için koyduğu, her cumartesi sabahı saatlerce oturduğum tahta bir bank vardı. Keşke dili olsa da bunları o yazsa. Benim unuttuğum onlarca anıyı o tamamlasa. Taş duvarların arasında buz gibi köşeye gittiğim yollar vardı. Günün belli saatleri dostlarla bu soğuk köşede toplanıp muhabbet ederdik. Yere dökülmüş yaş çam kozalakları bulunca yolumuzda yürür, haftanın iki günü özgürlüğümüze koşardık. Zaten özgürdük, fakat bazen çita gibi koşmak değil, kartal gibi uçabilmek de gerekiyordu.

Son günlerimden biri olduğunu sandığım aynı günün akşamı, oda arkadaşlarımla aynı yatağın üstünde buluştuk. 'Madem gidiyorsun' başlığı altında birbirimize sürüyle itiraflar yaptık. Biz oda arkadaşıydık, birbirimize itiraf diye anlattığımız her şeyi hepimiz zaten biliyorduk. İlk defa duyuyormuş gibi yapıp, yarım kalmış konuları tekrar açmak için bir fırsattı sadece.
Zaman haddinden fazla geçince sabaha karşı uyuduk. Uyandığımızda saat öğlen vaktine gelmek üzereydi. İşe koyulmak üzere evden çıktım ki aniden önümde bir adam belirdi. Babalık sizinle görüşmek istiyor deyip telefonu uzattı:
-Buyur babalık
+Evlat, iki saat içinde oradayız, seni almaya geliyoruz. Hazır olsan iyi edersin.
-Ne? Ama bana birkaç gün sonra demiştin, oysa yarın sabah deseydin çok daha iyi hazırlanmış olurdum.
+Ben onu bunu anlamam, fazla bekletme yeter, dedi.
Gözlerim stresten seyrimeye başlamıştı. Ben birkaç gün vaktim var sanırken, babalık hemen ertesi günün öğleni beni almaya geliyordu.
'Derin üzüntüler, hayatımın çok dar bir alanında beni ziyaret ederdi, oysa bu sefer bütün ailesiyle beraber yatılı misafirliğe gelmiş gibiydi.'
Ne yapacağımı bir an şaşırdım. Valizimi açıp içine bulduğum her şeyi soktum. Valize sığmayanları ise oda arkadaşlarıma hediye ettim. Gözleri 'sevinsem mi üzülsem mi' diye karar verememiş gibi. Karamsar bir şekilde bana bakıyordu. Ardından haneden çıkıp bavullarımı kapı dışarı ettim. Bir daha göremem korkusuyla her yerde deli gibi sevdiceğimi aramaya başladım. Mesaj atıp arasam da ulaşamadım. Başaramadım. Uzaktaki demir kapının önünde bir koca araba göründü. Kapı açıldı ve bizim hanemize doğru geliyordu. İçindekileri gördüğümde bileğimdeki damarın bile nabzı çarpa çarpa atmaya başladı. Bu bir cezaevi nakil aracıydı. Bunlar onlardı, beni almaya gelmişlerdi. Sanki öleceğime üzülmüyor da, onu göremediğim için ölmeyi diliyordum. Babalık beni hapishaneye götürdüğünü fark edersem kaçarım diye düşünmüş olsa gerek, yanında iki gardiyanla beraber üç tane de asker getirmişti. Ciğerime kadar giden son nefesimi de çektikten sonra iki bileğimi birbirine birleştirerek uzattım. Çelik kelepçeler vurulduktan sonra demirden koca aracın arkasına üç askerle beraber bindim.
Giderken iki camın arasından son bir kez baktım cennet yurduma. son bir kez baktım ki, o yer ne güzel yermiş. Son kez görüntüsü gözümün önünden sola doğru kayarken sanki her şeyimi telefonda söylediğim bir cümleyle kaybetmişim. Son bir kez bakarken gözümden çıkan bir yaş dudağımın kenarına doğru süzüldü. Boğazım titreyerek ve korkarak sadece "elveda" diyebildim.
Babalık bana yalan söylemişti. O bana yeni bir iş, yeni bir hayat, yeni bir bölge demişti. Meğer beni mahpushaneye artırmak için bana oyun kurmuş.
Cezaevi yollarında ben, gözlerimi yerdeki paspaslara dikip düşünürken babalık ve askerler, benim bu halimi gördükçe kahkaha atıp, eğleniyorlardı. Yol boyunca benimle dalga geçip sadece bana gülmekten su dahi içemediler. Bu uslanmaz puslanmaz acıya bir odun da onlar attı. Senelerdir uçan kuştan bile kazık yemeye bile alışkın biri olsam da, babalık dediğim ve bugüne kadar saygı duyduğum bu adamdan artık nefret ediyordum. Kinim o kadar büyüktü ki, tanrı inancım olmasaydı en küçük fırsatta onun boğazını kesip başını çöpe atacaktım. Çünkü o beni dünyadaki cennetimden ayırmıştı. O, benim hayatımda yaşadığım ilk heyecanları, belki de yaşadığım son heyecanlarım yapmıştı.
En nihayetinde cezaevine varmıştık. Askerlerden biri, valizimi elime verip koğuşuma geçmemi söyledi. Koğuşum 11. olandı. Valizimi tek elimde zor bela kaldırıp koğuşma doğru yürürken, arkamdan bir ses "geldin mi?" Dedi. Elimdeki valizi yere bıraktım ve arkama döndüm. Karşımda esmer tenli, kara kara gür saçları ve bıyığı olan, uzun, kilolu, tam anlamıyla babayiğit dediklerinden bir adam duruyordu.
-Ben bu hapishanenin müdürüyüm. İsmim Sermet. Bir sorun olduğunda ben ilgilenir, bir sorun çıkaran olursa elbet icabına da ben bakarım, dedi.
Dediklerini gayet yumuşak bir şekilde söylese bile, yüzünün sertliği sesinin o kart tınısından tırsmamak elde değildi. "Peki efendim" demekle yetindim ve yere bakarak valizimi elime aldım. Artık  tamamen yaşamak denen eylemin tadı tuzu olmadığını düşünmeye başlamıştım.
Tam koğuşa giriyordum ki benle beraber girmek için çabalayan bir adam belirdi. Kısa boylu, beyaz tenli, hafiften küçük ve azıcık çekik gözlü bu adam kolumdan tutup konuşmaya başladı:
-Ben hapishane müdür yardımcısıyım. Sermet Bey olmadığı zamanlar burada asayişi ben sağlarım, yeni gelen mahkûmları koğuşa ben sokar, ben tanıtırım. Şimdi düş önüme!, diye bağırdı.
Bu adamın ne şeklini ne de şemalini beğenmiştim, sert görünmeye çalışsa da korkak biri olduğu her halinden anlaşılıyordu. Üstelik Sermet Müdür ile konuştuğuna hiç şahit olmasam bile bu adamın kraldan fazla kralcı olduğunu yürümesi bile ele veriyordu. Hani padişahın dalkavukları olur, tam öyle bir şey işte. Otuzlu yaşlarındaki hapishane müdür yardımcısının tipi, ilk görüşümde bile bende bu izlenimleri uyandırmıştı.
İçeri girdiğimizde bütün koğuşa "toplanın" diye bağırdı. 14 kişilik koğuşun hepsi birkaç saniye içinde müdür yardımcısının önüne toplandı. Korktukları gözlerinden bile o kadar belli ki, sanki bir saniye daha geç gelseler akşam yemeği yiyemeyecekler, gardiyanlar gece boyunca demirle döveceklerdi. Önce bana, sonra koğuşa doğru gözlerini çevirerek:
-Bu mahkûm çevre yeşillikten gelmiş, aranıza alın, iyi geçinin, dedi. Bütün koğuş, "Emredersin Müslüm Bey" diyerek tasdik etti.
Valizimi bana gösterilen yatağın yanına koydum. Henüz biriyle muhatap olup derin sohbetlere girmeden önce etrafı, kalacağım koğuşu uzun uzun süzdüm. Yerler, tavan, duvarlar gıcır gıcır fayanstı. Hizmetli sürekli yerleri temizlemeye geliyordu. Camlar son derece temiz ve dağa bakan güzel bir manzarası vardı. Zaten koğuşa benden önce yeni gelen birkaç kişinin bu hapishanenin bölgedeki en lüks hapishane olduğunu konuşurlarken duymuştum. Hatta öyle ki tuvaletleri dahi çok temiz, durmadan biten peçetenin üstüne yeni peçeteler eklenip duruyordu. 
O gün için fazlasıyla yorulmuş olan ben, üzgünlüğün de verdiği yorgunlukla henüz kimseyle tanışmadan uykuya daldım.
Sabah altıyı kırk beş geçe hapishane hoparlörlerinden ve gardiyanların bütün gücüyle demir kapılara vurmalarından burada sabah erken kalkıldığını anlamıştım. Hoparlörden gelen Sermet Müdür'ün sesiydi. Uyanması için 11. koğuşa durmadan ikaz ediyordu. Üstümü giyindikten sonra koğuştan biri kolumdan tutarak beni yemekhaneye götürme teklifinde bulundu. Bu kadar lüks bir cezaevinin yemekhanesini açıkçası çok merak ediyordum. 150 mahkum için hazırlanmış koca bir salon vardı. Sanki her mahkum bir odada yiyecekmişçesineydi. "Bu insanlar hapis yatmaya mı, yoksa tatil köyüne mi geliyor ?" Diye sormadan edemedim beni yemekhaneye götüren arkadaşa. Bazı evsizlerin sırf buraya gelebilmek için suç işleyip gasp ettiklerini söyledi.
-Madem öyle bir planları var, neden gasptan altı ay yatmaktansa, cinayet işleyip burada 10 sene kalmayı garanti etmiyorlar ? Diye sordum.
+Ah be kardeş, keşke herkes senin gibi saf olsa. İnsanlar cin olmuş, suçtan cezaevine sevk edildiğinde eğer bu hapishaneye sevk edilmezse fazla yatmadan çıkayım diye düşünüyorlar. İşlerini riske atmıyorlar yani, dedi.
Bu delilik değil de neydi ? Ben buraya geldiğim için babalığın boğazını kesmek isterken, diğer insanlar buraya gelmek için suç işliyordu. Bu bence delilikten başka hiçbir şey değildi.
Kahvaltıdan sonra bütün koğuşlar kendi haznelerine doğru yolunu tuttu. Artık koğuşumdakilerle tanışma vaktim geldi de geçiyordu bile. Çoğuyla tanıştım, hemen hemen hepsinin buraya gelmeleri benzer sebeptendi. Dünyaya bakış acılarımız en ufak bir noktada bile kesişmese de iyi insanlar olduğundan şüphem yoktu, haliyle aramıza hiç duvar örmemiştim. Kimisi bu bölgenin en zenginlerindendi, kimisi kurumsal olarak yetkin insanlardı, her kurumda bir eli ayağı vardı. Kimisi de politikacıların içinden gelen bir aileye mensuptu. Yani bu adamları hepsi, istese dışarı çıkabilecek, yeterli para ve güce sahip insanlardı. Zaten böyle bir muz cumhuriyetinde hepsi hallerinin farkındaydı. Fakat hepsinin asıl amacı para pul ve güç değil, sadece kafa dinlemek ve huzurlu yaşamaktı. Bu hapse girmek için o kadar uğraşmışlar ki, hapse girişleri kabul edilmeyince Sermet Bey'e kendilerini alırlarsa her ay hesabına para göndereceklerini söylemiş ve eline bir çek tutuşturmuşlar. Devlet işlerine çok önem veren ve haksız kazanca hayatı boyunca karşı çıkmış biri olan Sermet Bey, yetkili kurumlarla görüşerek bu hapishaneye para karşılığı girilebilmesi hakkında bir öneri sunarak gerekli kurumlara dilekçesini sunmuş. Dilekçesi birkaç ay sonra onaylanarak geri dönmüş. Onaylanan bu dilekçe, bu hapishaneye ülkedeki ilk ve tek paralı hapishane olma yetkinliğini vermiş.
Yani ülkede ilk defa paralı bir hapishane var, ve Sermet Bey de bu paralı hapishanenin müdürüydü.
Fakat buna nazaran hapishanenin bazı kuralları vardı. Koğuşların büyük çoğunluğu şikayetçi olsa da, Sermet Bey'e olan korkularından kimse en ufak bir söz bile söyleyemiyordu. Her pazartesi sabahı mahkûmlar döverek aranıyordu. Kasıklarında kesici alet taşıması düşünülerek gardiyanlar herkesin kasıklarını morartasıya kadar dövüyordu. Ağzının içinden koltuk altına kadar darbe almış bir mahkûmun bedeni, artık acıya dayanamayıp kendini yere sermişti. Ama ne olursa olsun bazıları şikayetçi olmuyor, bahsettiğim gibi buraya gelmelerinden sonra her şeye razı olduklarını söylüyorlardı. Sanırım bu koğuşun hayatı hep böyle akıp gidiyordu.
Akşam vakti yatağımın önünde otururken yanıma, göbeği aşağıya doğru sarkmış bir amca geldi. Yatağıma oturmak için izin istedi fakat ben daha sormasına bile müsaade etmeden kolundan çekip oturttum.
-Yahu Bey Amca, yatağıma otursan ne olacak, sen bit misin, kirli misin de izin istiyorsun ? Dedim.
Göbeği yüzünden nefes darlığı çektiği aşikâr olan bu adam gülerken nefesi kesile kesile titredi, kızargın bir şekilde cevap verdi:
-Geldiğim gün bende senin gibi düşünüyordum yeğenim. Ama burası on birinci koğuş, bu koğuş hapishanenin en zengin koğuşudur. Bu koğuştakiler hayatlarında kardeşleriyle aynı bardaktan bile su içmemiş; bırak yataklarına oturmamı, selam versem elim kirli diye uzaktan el sallamayacaklar. Doğrusu bunlar analarından nasıl süt emmişler, nasıl emmişler de kusmamışlar, bazen düşünüp gülüyorum. O yüzden sen de çok takılma bu boynu bükük hareketlerime. Alışkınım ben, dedi.
Halinden de anlaşılan bu adam, bayağı yalnızlık çeken birine benziyordu. Bu hapishaneye isteyerek gelmeyen sayılı insanlardan olduğunu söyledi. Yani benim gibiydi. Buraya zorla gelen herkes, benim duygularımdan bir parça taşıyordu. Yerdeki fayanslara bakıp eski yuvamı düşünürken göbekli amca fark etmiş olmalı ki beni dalgınlığımdan kurtarmak için konuşmasına yüksek bir sesle başlayıp sonrasında sesini kısarak bir soru sordu:
-Eee delikanlı, seni hangi rüzgar attı buraya? Açıkçası bu mahpusa senin gibi 17 yaşında bir gencin düştüğünü ilk defa görüyorum. İyi de çocuğa benziyorsun. Hikayeni herhalde dinlemek isterim, dedi.
-Beni hiçbir rüzgar atmadı buraya, diyerek yüzüne baktım.
Sanırım kızgınlıktan sesimi fazla yükselttim ki göbekli amca biraz tırstı. Ardından sözlerime devam ettim.
-Ben Devlet Baba diye bir adamın evinde kalıyordum. Ne suç işledim, ne de para verdim buraya. Henüz neden geldiğimi bilmiyorum, dedim.
-Hiç anlamadım, buraya neden girdin, durduk yere seni niye içeri alsınlar, buraya hırlı adam denk gelmez ki, diyerek terler içinde kerelerce benzer sorular sordu. Terler içinde kalan göbekli amca, neden burada olduğumu gerçekten merak ettiği, hatta benden bile fazla merak ettiği her halinden belliydi. Bu göbekli adama nereden başlasam, nasıl anlatsam inan hiç bilmiyordum. Ben böyle dalıp gidince kolumdan dürtüp "anlatmayacak mısın yeğenim ?" diye sordu. O durumda ne diyeceğime karar veremeyince sadece "Hak etmedim" diyebildim. Belki kendi verdiğim kararlar yüzünden bu cezaevindeydim, belki o telefonu açmasaydım hiç burada olmayacaktım, peki ya yanılıyorsam ? Ya babalık her türlü beni alıp buraya getirecekti ise ?
Koğuşa gelişimin ikinci günü oluyordu, fakat ben bunlardan başka bir şey düşünemiyordum. Belki devlet babanın yuvasından birileri beni arar, birkaç dostum merak eder, sevdiceğim beni sorar mı diye yan ucumdaki koğuş telefonuna bakıp duruyordum. Belki bir haber gelir diye gardiyanın gelmesi için fırsat kolluyordum. Hele ki gece elim boş olunca, zihnim bunları düşünmek için her fırsatı değerlendiriyor, gecelerimi zehir ediyordu. Zaten ayın ışığını yüzüme çarpmasıyla uykum bölünmüştü. Yatağımda dikelip, iki dirseğimi dizlerime dayadım. Ellerini yumruk yaparak iç taraflarını birbirine bitiştirdim ve bitişik olan ellerimi de çenemin altına koydum. Fazla düşünmekten dalmış olmalıydım ki, gece yarısı kolumdan tutan göbekli amcanın gelmesiyle irkildim. Başımı okşayıp yanıma oturdu.
-Buraya düştüğünden beri mi, yoksa ayrı düştüğünden beri mi ? diye sordu.
Sanki insan sarrafıydı bu adam. Sanki duruşumdan, bakışımdan bile anlamıştı halimi.
-Ayrı düştüğümden beri, dedim.
-Sabret yeğenim, Allah sabredenlerle beraberdir, diyerei teselli etmeye çalışsa da ben, yelkenlerimi çoktan suya indirmiş gibiydim. Üstelik bir daha da rüzgar çarpmayacak gibi duruyordu o yelkenlere.
Halim bu olunca üstümde sadece üzgünlük duygusu belirti vermiyordu. Bunun yanında içimi sürekli kemiren bir merak duygusu vardı.
Ben neden buradaydım, babalık neden benim buraya gelmemi istedi, şuan hiç mi vicdanı sızlamıyordu, acaba birgün buradan çıkacak mıydım ?
Bu sorularıma yanıt bulamamak beni her an bir derece daha da ümitsiz yapıyordu. Hem bu cezaevine geldiğim günden beri babalığı bir kez bile görmemiştim. Gelse ona her şeyi soracak, her şeyi öğrenecektim, fakat o asla gelmekten yana olmuyordu. Görüş günü olan perşembe günleri, ziyaretçi listesinde adı bile geçmiyordu. Acaba beni izliyor muydu, benden ne istiyordu ?
Bunlar aklıma geldikçe babalıktan nefret etmeye devam ediyordum. Her düşünüşümde kinim daha da artıyordu. "Seni görsem yemin ederim öldüreceğim" diye kendime sözler veriyordum. Beni dünyadan koparsa umrumda değil, fakat beni nefes almaktan fazlası, sevdiğimden ayırmıştı. Onsuz zaman ne geçiyor, ne de geçen vaktin bir anlamı oluyordu. Belki bir perşembe günü, görüş gününde beni merak edip gelir diye beklesem de o, ısrarla gelmemekte direniyordu. Onu bari uzaktan görseydim, benimle konuşmasa da olurdu. Ben onun başını öpmeden hangi şampuanı kullandığını bile biliyordum, gelmeyecek kadar vicdansız olmayacağını mı bilmeyecektim ? Oysa bilsem gelirdi. Belki de bilmiyordum. Belki bu kabullenemeyişin sonucuydu, içerideki kanayan yaram pıhtılaşmasın diye kırık kalbim buna destek oluyordu. Onun nerede olduğunu, ne yaptığını, ne yeyip ne içtiğini bilsem bile yeterdi. Bana bunları söyleseler bu mahpusta sonsuza kadar yatmayı kabul edecek durumdaydım. Bunları düşünürken göbekli amca yine geldi:
-Haydi gel, akşam yemeği vakti geldi. Yiyemezsek aç kalırız, sabaha kadar kıvranır uyuyamayız sonra, dedi. Oysa zaten uyuyamıyordum. Gözyaşlarımı kaybettiğimde onların yerine su içsem de yerini dolduramıyordu. Ama ne olursa olsun, sevdiceğimi bir daha görmek için yaşamam ve güçlü olmam gerekiyordu. Bunun verdiği bir miktar umutla yemek masasına doğru yürüdüm.
Hapishane menülerinde sıradanlaşmış yemekler vardır. Örneğin her pazartesi günü kurufasulye pilav olur. Her salı bulgur pilavı ve etli nohut olur. Bugün ise perşembeydi. Hem yemeğin üstüne tatlı olan tek gündü, hem de görüş günüydü. Yani perşembe günü, içimdeki "belki bir umut" diye fısıldayan seslerin, bağırmaya başladığı tek gündü.
Görüş zamanının gelmesine daha iki saat vardı. Sabırsızlıktan parmaklarımı ısırıyordum. Baş parmağımın ucu kıpkırmızı olmuş, dudaklarım kanamıştı. Bütün koğuş ben gibi görüş saatini bekliyordu. Çocuğunu bekleyenler, eşini bekleyenler, ailesini bekleyenler...
Kimisi de bekliyordu fakat, benim gibi bekliyordu. Gözlerine baktığınızda bekleyişinin mutlu ve umutlu olmadığını hemen anlıyorsunuz. Adeta hepsi korkudan, endişeden terliyordu. Hepsinin içinde benim gibi "ya bugün de gelmezse" sorusu vücuduna hakim olmuştu.
Hepimiz öylece beklerken koridordan sesler gelmeye başladı. Herkes, gardiyanın görüş vaktinin başladığını haber vermek için geleceğini tahmin ediyordu. Fakat bu seferki sesler hiç gardiyanın sesine benzemiyordu. Çünkü haber vermek için bir gardiyan yeterdi, oysa patır kütür, koridordan onlarca ayak sesi geliyordu.
Koğuşumuzun kapısı demirden olduğu için ne itebildik, ne de görebildik. Tek çaremiz, birkaç dakika daha bekleyip olanları görmekti. Koğuş, müfettişler teftişe gelmiş olasılığı üzerinde konuşurken, koyu yeşil olan koğuşun demir kapısı, gıcırdayan menteşeleri eşliğinde açıldı. Kapının önünde Hapishane Müdür Yardımcısı Müslüm Bey, yanında birkaç asker ve hapishanenin bütün gardiyanları ile beraber tam karşımızda dikiliyordu. Askerlerin içinden biri "Arama günü" diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı. Asker bağırdığı anda, herkes ellerini yukarıya kaldırıp kendisini koğuşun duvarına yasladı. Olayın şaşkınlığına kalan ben far görmüş tavşan gibi ortada bakakaldım. Duvara yaslanmayan tek mahkûm ben kalmıştım. İki asker dizlerime vurarak beni yere düşürdü. Saçlarımda havaya kaldırıp aniden kafamı duvara vurdular. Hepimizin pantolonunu indirip arama yapmaya başladılar. Beni arayan askerlerden biri, hafif bir ses tonuyla "Müslüm Bey, bakabilir misiniz ?" Dedi. Müdür Yardımcısı gelince asker elini cebime soktu. Cebimden çıkardığı sigarayı ve yatağımın altından bulduğu keskin demiri ona göstererek "Mahkûmda iki adet yasaklı eşya bulduk efendim" dedi. Birkaç saniye eline alıp bunları inceleyen Müdür Yardımcısı, bir anda elindeki demir sopayla kafama vurup beni yere serdi. O demirin etkisiyle bayılmış olmalıyım ki ardındaki hiçbir şeyi hatırlamıyorum.
Uyandığımda koğuşumdan biri demir kapının üstüne doğru vurarak gardiyanı çağırdı. Belli ki Müdür Yardımcısı ayılınca odasına gelmemi emretmişti. Gelen iki gardiyan kollarımdan tutarak sürüklemeye başladılar. Kolumdaki yaralar ve bileklerimdeki kesiklerin acısına dayanamayınca güçlükle ayağa kalkıp kendim gideceğimi söyledim. Demir sopanın darbesi beni o kadar etkilemişti, koğuştan çıkarken başım dönüyor, bir sarhoş gibi yalpalayarak yürüyordum. Müslüm Bey'in odasına girdiğimde son derece sert bir şekilde bana bakıyordu. El parmaklarını birbirine geçirip masaya dayamış, kaşlarını çatmış, hatta sinirden sakalları bile diken diken olmuştu. O kısacık boyundan nasıl bu kadar sinir ve güç çıktığını hiç anlayamıyordum. Gardiyanlara, beni bırakıp çıkmaları emrini verdi. Kapısı kapanınca içeriye bir süre sessizlik hakim oldu. Masasından kalktı. Bir eline uzun sigaramı, diğer eline kesin demiri aldı:
-Bu ne mahkûm ? Diye sordu.
-Sigara efendim, dedim.
Cevabımı dalga geçmek olarak algılamış oldu ki çok daha sinirli bir şekilde bağıra bağıra bir daha konuştu:
-Peki ya bu ?
-Bu da bir demir parçası efendim, diye son derece soğukkanlı bir şekilde cevap verdim.
Müdür Yardımcısı Müslüm, meslek hayatında ilk defa kendisi karşısında titremeyen bir mahkûm görmüş olmalı ki, şaşırdığı her halinden belli oluyordu. Fakat hiç bozuntuya vermedi, tavrını hiç bozmadan bir daha bağırdı, yeri göğü inleterek konuştu:
-Bu keskin demiri nereden buldun, sana yardımcı olup içeriye mal sokan bir gardiyan mı var, bununla ne yapmayı düşünüyordun ?
-Efendim, bu keskin parçayı bana kimse vermedi. Koğuşun kapısının sol alt köşesinde bir çatlak var. Benim tahminimce oraya zamanında bir mermi denk gelmiş. Bu çatlak rutubetle temasa geçtikte kabarmış. Kabardığını görünce ben de alayım dedim. Zaten rengine de bakarsanız koğuş kapısıyla aynı renk, koyu yeşil. Bununla bize verdiğiniz ikindi meyvelerini kesiyorum, uğraşırsam da hobi olarak duvarlara bir şeyler kazıyorum. Yoksa ben asla bir cana kıymam, o emaneti ancak veren alabilir.
Bu uzun cevabıma karşı birkaç saniye yüzüme bakan sinirli müdür yardımcısı artık çileden çıkmak üzereydi.
-Sen bilmiyor musun ulan hapishanede bunların yasak olduğunu ?
-Efendim, demir konusunda haklısınız. Fakat bugüne kadar izlediğim filmlerin hepsinde hapiste sigara içiliyordu. Siz de koğuşa geldiğim gün ceplerimi aramadınız, haliyle yasak değil sandım. Gerçekten kusura bakmayın.
Ayaklarına kapanıp bağışlanmak için yalvarmadığımı ve yalvarmayacağımı anlayan kibirli Müdür Yardımcısı, askerlerini çağırıp: "Bu iti derhal hücreye atın, bir hafta da çıkarmayın" dedi. İtiraz etmesem de, Müdür Sermet Bey'i görmek istedim. Çünkü, o sert duruşu ve kaba görünüşüne rağmen, benim halimden anlayabilecek birine benziyordu.
Müslüm Bey isteğimle alay etti:
-Sen çok beklersin Sermet Bey'ini. Kendisi şehir dışında. Birkaç gün gelmeyecek, sen de çürüyüp gideceksin, diyerek bana karşı bütün nefretini kustu.
Kolumdan tutulup hücreye doğru giderken yine bir anda boşaldı. On dört kişilik koğuşta yalnız hissetmem yetmiyordu, artık kendim bile beni yalnız bırakacaktı. Önümüzdeki görüş gününü de göremeyecektim. Belki sevdiceğim beni görmeye gelecek, belki babalık her şeyi anlatmaya karar verecekti. Ama gelseler bile onlardan en ufak bir haberim bile olmayacaktı. Sanki çaresizlik benim değil de, ben çaresizliğin içine doğru sızmaya başlamıştım. Çünkü bu hapishane bir bataklık gibiydi. Her adım atmaya kalktığımda biraz daha batıyor, her adımda ölüme biraz daha yaklaşıyordum.
Kapkaranlık, içi rutubet kokan, büyük ihtimalle benden önce farelere ev sahipliği yapmış küçük bir hücreye girdim. Bu hücre hiç beklediğim gibi bir yer değildi. Böylesine lüks bir hapishanede, bu kadar pis, bu kadar kötü kokan bir yer nasıl olabilirdi ? Sanki müdür Yardımcısı benim buraya gireceğimi önceden biliyordu da, bilerek pisletmişti. Yaklaşık iki metrekare bir alanı vardı. Ekmekten sudan kesilsem bile; biraz düşünmek, hayatı sorgulamak, kendimle başbaşa kalmak için iyiye değerlendirebilirdim. Elbette bunun için bir hafta haddinden uzun bir süreydi. Ancak Müdür Sermet Bey gelirse ona durumumu anlatabileceğimi düşünüyordum. Içeride hareket ettikçe havaya uçuşan tozlar beni durmadan öksürtüyordu. Bir süre sonra toza dayanamayıp acımaya başlamıştı.
Gece olup yatmak istediğimde, bu küçük hücrenin içinde ne yorgan ne yastık vardı. Iyiliğim için en ufak bir eşya yoktu. Yerler taş ve buz gibiyken burada uyursam hastalık bulurdum. Kapıya vurarak, gardiyana yastık ve yorgan getirmesi için bağırdım. Ancak ses seda gelmedi. Umutsuzluk içinde kıvranarak uyumaya çalıştım. Bu kadar yoğun bir acının içinde elde değilse de uyumaya çabaladım. Ancak o gece de başarısız olmuştum. Kapının menteşe uçlarından içeriye giren ay ışığı hariç her yer zifiri karanlıktı. Bu karanlığın içinde ne etrafımı aydınlatabileceğim, ne de kendimi ısıtabileceğim hiçbir şey yoktu. Sadece çakmağım vardı, onu da Müdür Yardımcısı Müslüm bey almış, bir daha vermemişti. Bu karanlık hücrede düşünmek ve hayal kurtmaktan başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ya kafamı duvara dayıyor, yada tabanındaki toprakları ellerimle toplayıp mermerlerin boşlukların dolduruyordum. Her zamanki gibi bir yandan da düşünüyordüm.
Bu karanlık mağarada düşünürken hapishaneye geldiğim günden beri kendime sorduğum soruları kendime bir daha sordum. Sorduğum soruların birkaç gün içinde değiştiğini fark ettim. Mesela artık kendime 'Sevdiğim beni görmeye gelecek mi ?' sorusunu sormuyordum. Çünkü içimdeki ümitsizlik bu soruyu eğip bükmüştü. Artık "Acaba sevdiğim benim burada olduğumu biliyor mu ?' diyordu içimdeki ses. Öyle ya, babalık hakkındaki sorularım bile değişmişti. "Babalık bana her şeyi anlatacak mı ?" sorusunun yerini, "Babalık benim burada çürümemi mi istiyor ?" Sorusu aldı. Sabır taşı olsa çatlardı da, taş olan kalp demek ki daha sağlammış.
Sabah olduğunda demir kapının altındaki yemek haznesinin sesiyle gözlerimi açtım. Gardiyan, bir bardak su ve bir çanak çorba bırakmak için gelmişti. Gece boyunca soluduğum toz beni mahvetmiş, gözlerim kızarmış, bademciklerim şişmişti. İşaret parmağımla orta parmağımı birleştirip nabız yoklar gibi boğazıma dokunduğumda canım bir hayli acıyordu. Ayağa kalkacak dermanım olmadığı halde yemeği bırakıp giden gardiyan bir daha buraya gelmez korkusuyla "Dur, gitme !" diye ses ettim. Sesim kısık olsa da, ses tonum çaresizliğimi belli ediyordu. Gardiyan, durakladıktan birkaç saniye sonra geri dönüp, kapının üstündeki bölmeyi açarak bana baktı. "Ne istiyorsan söyle, beni daha da meşgul etme." dedi. Yarı açık ve kan çanağı olmuş kırmızı gözlerimi gören gardiyan, az da olsa insaflanmış gibiydi. "Ne oldu mahkûm, haydi söyle artık." deyince kafam bir anda yerine geldi. Gözlerimi açıp iki elimle kafamın hizasındaki demirleri tutarak "Sermet Müdür geldiğinde onunla konuşmak istediğimi iletir misiniz ?" diye sordum. "Tabi tabi, zaten bu akşam gelecek diyorlardı. Oysa biz onu haftaya gelecek sanıyorduk. Ben haber ederim." Dedi. Teşekkür ettim ve köşeme çekildim.
Çok geçmeden köşemde bakınırken bir şey fark ettim. Gardiyan giderken kapının üst bölmesini açık unutmuştu. Hiç olmazsa dışarı bakar, üç beş saat de bu delikte geçiririm diye düşündüm.
Bu hücrenin içi o kadar sıkıcıydı ki, gözümü açmaktan bile sıkılmıştım. Sonuçta gözlerimi açtığımda da, kapattığımda aynı karanlığı görüyordum. Gözlerimi her kapattığımda, gözleri ahudan güzel kadın aklıma geliyordu. Ne yapıp ne edip ona ulaşmam gerekiyordu. Telefonuma cezaevi idaresi tarafından el konulmuştu. Zaten arasam da ne telefonlarımı açıyor, ne de geri dönüyordu. Buradan kaçma imkanım yoktu, herhangi bir yerden de ulaşamıyordum. 'Arayıp bulabilecek olsaydım geleceğim gün bulurdum' diyordum kendimce. İçinde bulunduğum dünyanın imkanlarına bakarak elimde sadece bir seçenek kalmıştı: Mektup yazmak. Evet, telefonla bile ulaşamıyorken mektupla ulaşma fikri son derece kaçık bir fikir gibi geliyordu. Fakat ölmesine ramak kalmış bir kanser hastasına son çıkar yolun tek ayak üzerinde havlamak olduğunu söylerseniz anında yapar, haksız mıyım ?
Yazacağım mektupta ne diyeceğimi az buçuk kafamda kurduktan sonra, bu konuyu da içimde çözüme kavuşturmuş oldum.
Akşam vakitleri gelmişti. Gözlerim, açık kalan kapının üst haznesinde sürekli Müdür Sermet'i arıyor, kulaklarım durmaksızın ondan gelen bir sesi işitmek için bekliyordu. Birkaç gündür soğuk ve havasızlıktan yıpranan duyu organlarım sesi ne kadar duyabilir, insanları ne kadar görebilir bilmiyordum. Bu delikte durduğum birkaç gün, vücudumu epey yıpratmış, yaşlandırmıştı. Sadece su içme imkanı bulabildiğim bu yerde midem sırtıma yapışacak duruma gelmişti. Karnımın gurultusu, tansiyonumun düşeceğinin habercisiydi. Fakat ne olurss olsun şuan sağlığımı düşünecek durumda değildim. Canımın içinde, canımdan daha önemli şeyler vardı. Bir an önce Sermet Müdür'ü bulup yazmam gereken mektubu anlatmalıydım
Başlarda kafa dinleyip düşünmek için iyi bir fırsat olarak tanı koyduğum bu mağara, artık içinden çıkılmaz bir azaba dönüşmeye başlamıştı. Sağımda ve solumda aynı renk, aynı tür maddeden yapılmış, arasında iki metre mesafe bulunan taştan iki duvar vardı. Ne konuşuyorlar ne bir akıl veriyorlardı. Oysa on birinci koğuştaki göbekli amcam öyle miydi ?
Onun işma yapması bile yetiyordu. Hiç olmazsa bana arkadaşlık ediyordu. Ne ayıp etmiştim ona, böylesine iyiliğimi düşünen bir adama ne babalığı, ne sevdiğimi, ne de buralara geldiğim devlet babanın yuvasını anlatmıştım. Üstelik çok ayıp etmiş, ismini dahi sormamıştım adamcağıza. Halâ aklımdan onu düşünürken göbekli amca diyordum. Belki birgün beraber çabalar vererek, birbirimizi teselli ederek çıkacaktık bu mahpustan...
Akşam vakti geçip, gece yarısına ayak bastığım zamanlarda, halâ umutla Sermet Müdür'ü bekliyordum. Çünkü gardiyan, Sermet Müdür'ün bu gece devlet tarafından görevlendirildiğini ve sabaha kadar burada kalacağını söylemişti.
Uyku haline dayanamayan gözlerim kapandı, içim geçti, ellerim yanlara doğru düştü. Gece ikide koridorun sonundan gelen bir ses yorgun bedenimi canlandırmak için fazlasıyla yeterliydi. Açık olan kapının yukarı haznesine yapışıp görebildiğim en uzak noktaya, ayak seslerinin geldiği yere baktım. Karşıdan gelen Sermet Müdürdü. Dizlerimin bağı çözülünce kendimi tutamayıp bağırdım:
-Buradayım Sermet Müdür, buradayım!
Boyu uzun olduğu için adım başına bir metre giden bu adam, ağır ağır gelse de bacaklarının uzunluğundan kısa bir sürede yanımda belirdi. Beni görünce şaşırdı:
-Hayırdır aslanım, burada ne işin var ?
-Koğuş aramasında üstümde kesici alet ve sigara çıktığı için müdür yardımcısı Müslüm Bey beni buraya koymayı uygun gördü efendim.
Sermet Müdür, hapishanenin diğer koridorlarından birinde olan gardiyana bağırarak hücremin anahtarlarını getirmesini istedi. Koşarak anahtarları getiren gardiyan emir almayı beklediğini belli eder bir tavırda titreyerek müdüre bakıyordu. Sermet Müdür sol elini koridorun sonuna doğru tutup yukarıya doğru iteledi. Gitmesi gerektiğini anlayan gardiyan yine hızla koridorun çıkışına doğru koşmaya başladı.
Sermet Müdür'ün göğsüne kadar geliyordum. Yarısı kadar olan bana bakarak "aç mısın?" diye sordu. Aklımdakileri ona söylemem için doğru an tam da bu andı. Ağzımdan derin bir nefes aldım, neredeyse iki katım olan müdüre bakarak cevap verdim:
-Hayır efendim. Fakat size söylemem gereken, daha doğrusu sizden isteyeceğim çok mühim bir mesele var.
Ayakta konuşmayı devam ettirmek istemeyen müdür, beni odasına götürdü.
Odası tam bu hapishaneye yaraşır şekilde döşenmişti. İki tarafında iki büyük ahşap dolap vardı. Dolapların birinin üzerinde iki muhabbet kuşu, diğer dolabın üstünde balıklarla dolu bir akvaryum vardı. Canlı sevgisi sadece hayvanlarla kalmıyordu, yerde birçok çeşit bitki bulunuyordu. Karşılıklı duvarların birinde turuncu pano, karşısındaki duvarda ise büyük önderin iki adet resmi asılı duruyordu. Böylesine canlılık ve bakış açısıyla dolu bir oda; açıkçası hapishanelerde değil, okullarda bile yoktu.
Sermet Müdür, ben odasını incelerken masasına geçmiş, beni bekliyordu. Farkına varıp dalgınlığımdan kurtulunca:
-Kusura bakmayın efendim, odanız çok güzel, dalmış gitmişim, diyebildim. Eliyle önündeki koltuğu işaret ederek oturmamı istedi. Artık sadede gelmem gerekiyordu.
-Anlat bakalım aslanım, ne istiyorsun benden ?
Bu soru üzerine, önceden düşünüp kafamda kurduğum her cümleyi düşünmeden dilimden boşaltıverdim:
-Benim sevdiğim bir kız var efendim. Onu en son buraya geleceğim günün gecesi gördüm. Ertesi sabah buraya gelmeden önce her yerde onu aradım, son bir kez göreyim diye çabaladım fakat hiçbir yerde bulamadım. Telefonla da ulaşamadım, üstelik görüş günlerinde henüz hiç ziyaretime de gelmedi. Kısacası ona ulaşmak için her yolu denedim, onu görmek için her şeye razıyım efendim. Aklıma son çare olarak bir mektup yazmak geldi.
Sermet Müdür, anlattıklarımı gayet dikkatli bir şekilde dinliyor; kendimi bir mahkûm değil de, hapishanenin bir personeliymişim gibi hissettiyordu. Bu sözlerimden sonra kafasını hafifçe sallayıp karşıdaki duvara baktıktan sonra, yüzünü bana çevirip konuştu:
-Tamam aslanım sorun değil, halledilir. Ben sana iki kağıt bir de kalem vereyim, okuma yazman var değil mi ?
-Var efendim.
-Başka bir isteğin var mı peki ?
-En başta bu sorusuna "ukalâya bak sen, daha neler isteyecek acaba" mahiyetinde sorduğunu düşünmüştüm. Fakat yüzündeki mimiklerin değişmediğini görünce sorusunu ciddi bir şekilde sorduğunu anladım. Cesaretimi toplayıp cevapladım:
-Evet, var.
-Nedir ?
-Beni buraya babalık diye birisi getirdi. Babalığa ulaşamıyorum, ondan öğrenmem gereken çok mühim şeyler var. Onun nerede olduğunu bulabilir misiniz ?
-Eyvallah aslanım, bakayım. diyerek dudaklarını büktü ve yine hafifçe başını salladı.
İyi geceler dileklerimi sunduktan sonra elimde iki kağıt ve bir kalemle koğuşuma kadar gardiyan eşliğinde gittim.
Koğuşuma girdiğimde gecenin üç buçuğuydu. Mektubumu yazmak için sabırsızlansam da ışığı açıp kimsenin uykusunu bölmeye hakkım yoktu. Mecbur güneşin açmasını bekleyecektim. O geceki gönül rahatlığım ile uyuyabileceğimi düşündüm. Altıma, hapishanenin bana verdiği beyaz çizgili turuncu gece giysisini geçirdim. Çoraplarımı çıkarıp yatağıma uzandım. Her gece yüzüme vuran ay, aynı yerinde olduğu gibi duruyordu.
-İstediğin kadar vur ışığını, şurada iki saat sonra ışığın da sen de söneceksin, dedim kendimce. Dudaklarımı yanlara doğru çektim sırıttım.
Benim kar yağan dağlarımdaki soğuğu ayın ışığı mı kıracaktı ?
Onun bana tek faydası, geceleri düşünürken bana yoldaş olmasıydı. Ben uykuya daldığımda o da benimle beraber uykuya dalıyordu. Ayrıca, ayın ışığının gözü almadığını bu hapishanede öğrenmiştim. En güçsüz ampule baksam gözümü mayhoş ediyorken, ayı saatlerce izlemek gözlerimi bir an bile kamaştırmıyordu. Belki onun da sevip sevip kavuşamadığı vardır. Yada belki o da sevdiği tarafından reddedilmiştir. Herkes kendi denginde birine sevdalanır, sanırım ay da plütona sevdalanmıştı. Hem de sırf kavuşamasınlar diye aralarına kıskanç 5 tane gezegen girmişti. Belki ay da, kendisini plütondan ayıran Jüpiter'e kinliydi. Ama ne yapabilirdi ki ? "Sen tavşansın, o ise koskoca bir dağ" dedim aya...

Sabah gözümü açtığımda, hemen yastığımın yanında göbekli amca oturuyordu. Günlerdir durduğum iki metrekarelik hücreden yıpranmış vücudum, uykumu alınca az da olsa kendine gelmiş. Gece aç yattığımdan ağzım kurumuş, uyandığımda dudaklarım şapırdıyordu. Uykum kaçmasın diye bütün koğuşu saatlerce sessiz tutmuş göbekli amca, gözlerimin açıldığını görünce hemen kahvaltımı getirdi. Zaten bu hapishaneye geldiğim günden beri bir Sermet Müdür, bir de göbekli amcanın beni niye bu kadar sevip baş üstünde tuttuklarını bir türlü anlayamamıştım. O an için, bunların hepsini aklımdan def edip, göbekli amcaya beraber kahvaltı yapmamız için ısrar ettim. Tok olsa da beni kırmayacağını söyledi. Çektiği bir nefes ile gülerek benimle koğuşumuzdaki demir masanın yanına bir sandalye çekip oturdu. Soru sormak için fırsat kolluyormuş da, o fırsat atağına gelmiş gibi kafasını hafifçe uzatarak sordu:
-N'aptın yeğenim, nasıl geçti günlerin ?
Benim için hiçbir anlam ve güzelliği olmayan karanlık günlerimi anlatıp, göbekli amcanın da içini karartıp üzmek istemedim. Onu üzmemek için kötünün iyisi olan pembe bir yalan söyleyecektim:
-Sandığımdan daha iyiydi. En azından gardiyanlar üç öğün yemek getirdi, yastık ve yorgan da verdiler. Sadece birazcık üşüdüm, biraz da karanlıktı. Eh, o kadar da olacak.
Yalan söylediğimi, daha sözüme başlamadan anladığı belli olan göbekli amca, sitem eder bakışlarla gözlerime gözlerini dikti:
-Yeğenim, ben tam yirmi dört senedir bu dört duvar arasındayım. Senin o bahsettiğin, güllük gülistanlık dediğin yerde senin yaşın kadar yatmışlığım var. Geç bu üç öğün yemek işlerini. Açlıktan zayıfladığın elmacık kemiklerinden, gözünün morluğundan belli oluyor.
Daha adını bile bilmediğim bu adamın koğuşta yirmi dört sene yattığını öğrendiğimde, ona karşı olan ilgim epey artmıştı. Aslında yüzüne baktığında bile çetin günlerden çıktığı anlaşılıyordu. Alnının ortasında, daha önceden bıçakla kesildiği bariz olan koca bir iz vardı. Dudakları kangren olmuşçasına morarmış, alt dudağını iyileştirmeye vücudunun direnci yetmemiş ki, patlayan eti dudağının dışına çıkmıştı. Çenesinin altındaki ve şakaklarındaki kılları bembeyaz olmuş, geriye kalan saçı, bıyığı ve sakalları kır rengindeydi. Üstelik burnunun sağ tarafı yamuk, üstü ise dümdüzdü. Belli ki daha önceden pekçok kez burnu kırılmıştı. Dişlerinin bazıları dökülmüş, bazıları kırılmış, bazıları dökülmüştü. Fakat önde kalan dişlerinin çoğu sağlam olduğu için baktığınızda bir sorunu yokmuş gibi anlıyordunuz. Kaşındaki yaklaşık bir santimlik kılsız yere baktığımda, çok önceden camın kestiğini rahatlıkla anlayabiliyordum. Kısacası yüzündeki hikayelere birkaç dakika dikkatlice baktığımda bugüne kadar yazdığım bütün hikayemden daha uzun bir maceranın fragmanı ortaya çıkıyordu. Hayat denen çayın en demlisini içtiği belli olan bu adamdan dinleyip öğreneceğim çok şey var gibiydi. Fakat önce kusurumu dile getirip, adını öğrenmekle başlamalıydım.
Utangaç bir yüz edindim. Gözlerine bakamadığım için sorumu, yere bakarak sorabildim:
-Amca, lütfen beni affet. Ben buraya geleli belki birkaç hafta oldu. Bana kimsenin yapmayacağı iyilikler yaptın. Hayatımda ilk defa sen tarafından karşılıksız bir sevgiyle kuşandım. Tüm bunlara rağmen sana hiç adını sormadım. Bana adını bağışlar mısın ?
-Ne demek yeğenim, olur mu hiç ? Benim adım Doğukan. Fakat herkes soyadımı kullanır, keleş derler. Bu koğuşun yaşça en büyüğü olduğumdan genelde koğuştakiler bana Keleş Baba der. Sağ olsunlar beni hiç üzmez, yalnız bırakmazlar, deyince merkımdan bir soru daha sordum:
-Yirmi dört senedir buradasın, hiç adının yanına bir lâkap takılmadı mı ?
-Benim soyadım bütün ünvanlara bedeldir yeğenim. Hem düşünmez misin, sence bu insanlar sadece soyadım olduğu için mi bana keleş diyor ? Diye kendini kısaca tanıttıktan sonra uzun uzun gülmeye başladı. Gülme faslı geçince, aklına artık ne geldiyse daha da şiddetlendi ve gülüşü kahkahaya dönüştü. Göbeği yüzünden nefes darlığı çeken Keleş Amca'nın yüzü kızarmıştı. Kıpkırmızı olmuş yüzüyle kahkaya atmaya devam ederken eliyle sürahiyi işaret ederek bir bardak su istedi. O kadar hararet yapmıştı ki, sırf benim sorum yüzünden ölecek korkusuyla, sürahiyi getirdiğim gibi eline tutuşturdum. Nefes alamamaya başlayan Keleş Amca'nın gözleri, can havliyle bardağı bile aramadan, sürahiyi kafasına dikiverdi. Suyunu içtikten sonra da halâ gülmeye devam ediyor, arada kendini frenlemeye çalışarak susuyordu. Gözünden yaş gelen Keleş Amca, omzuma elini koyarak:
-Senelerdir böylesine uzun uzun gülmemiştim, dilerim sen de hiç ağlamazsın yeğenim, dedi.
Keleş Amca'nın sakinleştiğini ve haddinden fazla yemek masasında kaldığımızı fark edince, Keleş Amca'ya bir şey söyleyecekmiş gibi ima yaptım.
-Ne oldu yeğenim, bir sorun mu var ? Diye sordu.
İşaret parmağımla yatağımı göstererek:
Yastığımın yanındaki iki kağıdı ve yorganın kenarındaki kalemi görüyor musun ? Dedim.
-Gördüm. Ne olmuş ki onlara, ne yapacaksın o kağıdı ? Hem kalem delici bir alet. Onu buraya nasıl soktun ?
-Dün hücreden çıkınca direkt buraya gelmedim. Sermet Bey'in odasına gidip, kendisinden mektup yazmam için kağıt ve kalem istedim. Nedenini sorduğunda güzelce anlattım, ikna oldu ve kalemi verip beni gardiyanla koğuşuma gönderdi.
Kaşlarını yukarı kaldırıp gözlerini büyütmesinden merakı bir hayli belli olan Keleş Amca sözümü keserek sordu:
-E yeğenim, ne yapacaksın ki mektubu ? Görüş günü var, telefon var, haberci var. Bu kadar medeniyetin içinde mektup yazıp neden elini yoruyorsun ?
Bu sorusunun üstüne Keleş amcaya uzun uzun, neden mektup yazmam gerektiğini, çaresizliğimin son evresinde olduğumu anlattım. Halden anlayan, göbeği kadar yüreği de büyük olan bu adam beni son derece anlayışla karşıladı:
-Peki ne yazacağına karar verdin mi, göndereceğin adresi biliyor musun ?
-Tabii biliyorum. Dedim ya, Devlet Baba'nın yeşil yuvası diye. Muhtemelen oradadır, mektubum da eline ulaşacaktır.
Keleş Amca, meseleyi hemen anlamıştı. Az önce gülmekten ölümle karşı karşıya gelen o adam, mektup işini anlatınca yastaymışçasına durgunlaştı:
-Gönül değil mi bu yeğenim, ferman dinlemiyor. Kanatların olsa uçup gideceksin de, kanunlar onu bulduğunda buraya geri dönüp teslim olacak kadar çok sevdiğini bilmiyor işte.
Bir kez daha yüreklerimizi dağlandıktan sonra burnunu sert bir şekilde çekti. Eliyle hızla gözlerini sildi. Sandalyesinin altından tuttu, dizlerini kırıp sandalyeyi öne çekerek masaya daha da yaklaştı:
-E haydi getir ozaman yazalım şunu yeğenim.
Getirmemi isterken, üzüldüğünü belli etmemek için yalandan tebessüm etti. Ondan küçüğüm diye tecrübesiz olabilirdim, ama kalbim en az onun kadar kırılmıştı. Ben de bakışından bile nasıl hissettiğini anlıyordum. Gülerek benim gibi birini mi kandıracaktı ? Bu güne kadar yalnız kalmamak için herkese gülen benden ne saklayabilirdi ?
Yatağım, iki katlı ranzanın alt katında bulunuyordu. Eğilerek üstündeki kağıt ve kalemi aldım. Sandalyemi Keleş Amca'nın yanına çekerek oturdum. Yanına oturmamdan pek hoşnut olmayan Keleş Amca:
-Ne yapıyorsun yeğenim, neden yanıma geldin ?
-Gel dedin ya amca, ondan çektim sandalyeyi.
-Yok yok, ben masada yaz, rahat olur anlamında dedim. Yoksa sevdanın arasına girip, bir şeyler katmak benim haddime değil.
O ana kadar pekçok kez düşünüp ne yazacağıma karar vermiş olsam da, yine de hayattaki tecrübelerden uzak olmayan Keleş Amca'ya nasıl yazmam gerektiği konusunda akıl danışmak istedim.
Sorduğum soruya sakince başlasa da, lafının sonunu bağıra bağıra getirdi:
-Ne yazacağını ben bilmem, nasıl yazman gerektiğini de bilmiyorum. Fakat nasıl yazmaman gerektiğini çok iyi biliyorum.
-Nasıl yani ?
-Yapmacık yazmayacaksın. Ona sevdiğini söylemeyeceksin, o mektubu okuduğunda bunu kendisi anlayacak.
Keleş Amca'nın bütün dediklerini kalemin arkasını ısırırken düşünüyordum. Söyleyeceklerini bitirmeden düşünmeme engel olmak için devam etti:
-Uzun uzadıya, Allah ne verdiyse kafasında yazmayacaksın. Eğer bütün hikayeni bu mektupta anlatırsan, bir dahakine olaylar üstünde yazamazsın. Şimdi, sonuncusu ve en önemli hususu diyeceğim yeğenim, beni iyi dinle. Mektubu, kesinlikle cevap gelecek umuduyla asla ve asla yazmayacaksın. Çünkü hayat gibi sevda işi de kumardır. Kazanmak olduğu gibi kaybetmek de var, fakat asla berabere kalmak yok. Bu yüzden verdiğin para, paylaştığın sadaka gibi karşılıksız, geri gelmeyecekmiş gibi yaz. Şayet gelmezse, yıkılırsın.
En önemli husus diyerek söyledikleri beni derinden üzmüştü. Üzüldüğümü anlayabilen Keleş Amca bir kez daha konuştu:
-Üzgünüm yeğenim, dost acı söyler. Tam bir dost gibi acıyı tatlı söylemek isterdim. Çok kırdıysam affet. Ben bu gerçekleri feleğin sillesini defalarca yiyerek öğrendim. Bu hayatta çoğunlukla kaybetmek var. Ben hiç kazanma duygusunu tatmadım, umarım sen tadacaksın, dedi.
Dediklerine epey üzülsem de, doğruları söylediğinden en ufak bir şüphem yoktu:
-Peki, dedim. Nasihatını tutacağım.
Koca yürekli adam, son sözlerini söyledikten sonra masadan kalkıp yatağına gitti. Sanırım uyuyacaktı. Koğuşun içinin de boş olmasını fırsat bilerek, mektubu yazmam için en doğru zamanın bu zaman olduğunu düşündüm.
Keleş Amca'nın dediklerini defalarca düşünerek kendi yazmak istediklerimle harmanladım. Doğru zaman geldiğinde elime kalemi aldım, sivri ucunu yavaşca kağıdın sol üst köşesine değdirerek başladım içimdeki bu duyguların dışa vurmasına:
"Sevdiğim, nereden başlayacağımı inan hiç kestiremiyorum. Diyeceklerimi sana mektup yazarak ifade etmeye karar verdim. Çünkü ne telefonlarımı açtın, ne de haber gönderdin. Sadece benim için olsa da her şey, seneler önce bir zemheri ayında başladı. Seni başta sadece bir insan olarak görüp insan değeri veriyordum. Minik burnun, parlayan beyaz yüzün, etrafı kahvesine çalan gözlerin, küçük sıcak ellerin, kenarları hafif kavisli kaşların, şampuan koksa da bana sen kokan saçların, tarif edilemese de kaşlarını ayırıp dudaklarını iki tarafa çekince simanda oluşan masum bakışın, hatta kiminle olduğun bile umrumda değildi. Nasıl oldu, nasıl başladı gönlümdeki bu uslanmaz puslanmaz sızı, inan hiç kestiremiyorum. Anlatılmaz yaşanır dedikleri gibi, zaten anlatabileceğim pek bir şeyim de yok. Her aklımda geldiğinde ruhumda şu etki oluyor.

Hani birisi vurulur, doktor mermiyi çıkarırsam kan kaybından ölür diyerek hastaneye kadar bekler...
Bisikletin tekerine iğne girer ya hani, çocuklar iğneyi çıkarırsam havası kaçar diyerek bisikletçiye kadar bekler...
Sen de benim ruhuma işlemişsin, çıkarırsam içimden dışıma bir şey çıkacak da öleceğim diye ödüm kopuyor.
Düşününce koldaki yara geçiyor da, gönül yarası geçmiyor.
Devlet babanın yuvasından ayrıldığım gün odamda eşyalarımı toplarken gözlerim kan çanağı olasıya ağlamıştım. Seni bir daha göremeyeceğim diye ileniyordum. Sana kalbim kırıktı çünkü. Ben hayatımda ilk defa bir kız için ağlamıştım. Oda arkadaşım Melih, gizlice gelip beni ağlayarak kendimle konuşurken dinlemiş. İçeri girince belli etmemeye çalıştım. Bildiğini fark edince senin için ağladığımı kimseye söylememesi için yalvardım. Sen bu olayı hâla birinden duymamışsan, Melih sağ olsun.
Senin sesini duymayı kestim, artık göremiyorum bile. Aylar oldu, seni en son aylar önce yemyeşil bahçemizdeki çam ağacının altında görmüştüm. O günün akşamında senin başka birine sarıldığını öğrenmiştim. Zaten sana karşı olan yüzde bir nispetindeki umudumu da, o gece kaybetmiştim.
Seni düşünmekten, acaba şuan ne yapıyor diye düşünmekten helâk olmuştum.
İlk görüşmemizde seni buluşma yerimizin merdivenlerinin altına götürüp konuşmak istemiştim. Seninle ilk defa o kadar uzun ve detaylı konuşmuştuk. Senin kişiliğine karşı hoş olmayan sözler ettiğime ve ettirdiğime inanıyordun. Senin ismini çıkardığıma bile inanmıştın. Buna tabi ki kızmadım, çünkü beni tanıdıkça böyle birisi olmadığımı göreceğini biliyordum. Sonra nasıl oldu bilmem seni görünce saçmalamaktan da öte hareketler yapmaya başladım.
Seninle birbirimize söz vermiştik. Her eğlence zamanında, bahçemizin hasat zamanlarında, yılın belirli özel günlerinde ve başımıza bir şey gelirse buluşacaktık. Arada oldu. Buluştuk, konuştuk evlerimize geri döndük. Bu kısımları geçmekte fayda buluyorum. Tarih altı Aralıktı. Aramız nedenini unuttuğum bir olaydan ötürü bozuktu. iki haftadır ne tek kelime  konuştuk, ne de uzaktan bakışmıştık. Ertesi gün yine bir eğlence günüydü. Ben iki hafta öncesinden sana yazmayacağım diye kendime söz vermiştim. Oysa aşkın gözünün haysiyet gurur tanımadığını unutmuştum. Zaten içimde varmış, "Yaz oğlum, sen bu kızı seviyorsun." dediler. Sana yazmadığım için 5 kişi dövdüler beni. Zorla telefonumu alıp ikna ettiler. İçimden ben de istiyordum aslında, kendime bahanesi olarak bu olayı vesile ettim. Bütün gururumu yenip sana: "Yarın verdiğimiz sözü tutacak mıyız ?" yazmıştım. Sen de tutalım yazmıştın ya, o gece heyecandan uyuyamamıştım. Ertesi gün eğlencemiz hava şartları yüzünden bir hafta sonrasına ertelenmişti. Bu sefer yazmadım, çünkü senin yazacağını biliyordum. Ama sen Bir gece öncesinde değil, Ertesi gün eğlenceden bir saat öncesine kadar beklemiştin saat yazmak için. Eğlenceden bir saat önce...
İnanır mısın bilmem, o saate kadar telefon başında bekledim yazarsın diye.
Sen o saate kadar arkadaşlarınla vakit geçirdin. Sonra beni çağırdın. İsmail abinin evine geçelim desek de harabe evlerin oraya gitmiştik. O kadar güzel olmuştun ki, cebimdeki fenerin ışığını yüzüne tutup sana bakmıştım. Ay gibi parlıyordu rimellerin...
O gece hava da buz gibiydi hatırlarsın. Sana ceketimi giydirmiştim zorla. Benim diz kapaklarım hasta olmasına rağmen o gece sana bakarken soğuğu, acıyı hissetmedim bile. Seninle orada tam üç saat oturup konuştuk. İşte o üç saati geri yaşamak için, üç ömür veririm diyorum her gün. Bana ilk defa orada sarılmıştın. Eğlence bitince sen evine gittin. Ben de bacaklarımın hissizliğiyle kendi evime. O gece yemin ederim ki benim hayatımın en güzel gecesiydi.
Asıl sana anlatmak istediğim kısmını anlatmak istiyorum. Evime döndüğümde mutluluktan ve titremekten kimseyle konuşamadım. Dişlerimi fırçalarken gözüme kazağımdaki parıltı ilişti. Bana sarıldığında saçından bir tel düşmüş, kazağıma tutunmuştu. Düşüp kaybolacak korkusuyla ağır ağır odama geçtim. peçete bulup saç telini peçeteye sardım. Sonrasında cüzdanıma koydum. Bunu yazarken o gecenin üstünden yıllar geçti, oysa kalbimdeki hiçbir his eskimedi ki, senin saç telin halâ benim arka cebimde, cüzdanımın alttan ikinci gözünde duruyor. Arada yalnız kaldığımda çıkarıp kokluyorum. Parmaklarımla biraz okşayıp, geri cüzdanıma koyuyorum. Sana bu mektubu yazıyorken de, saçının teli halâ cüzdanımın içinde kendisini okşamam için bekliyor.
İşte ondan sonra, senin sevdan gönlüme öyle kazındı ki, haberin var mı türküsünü kendime referans aldım. Ne zaman sazımı elime alsam onu çalıp seni hatırladım.

Saçlarından bir tel aldım
Haberin var mı
Ben gönlümü sana verdim
Haberin var mı

Gözden ırak dilden uzak
Ben seni sevmişim eyvah
Haberin var mı
Haberin var mı

Daha da uzatıp gözlerini yormak istemiyorum. Yorulduysan lütfen beni affet. Umarım benim sana gösterdiğim saygının yüzde birini gösterip, sen de içimden kopan bu cümleleri saklarsın. Mektubumu okur da sen de yazarsan şayet, gözlerim kapalı bir şekilde, korkarak okuyacağım ki, bir daha senin beni istemeyişini duymak canımı yakmasın. Bunu kendimi acındırmak, yüzüne vurmak, veya yine benim ol demesine getirmek için yazmadım. Benden nefret etsen bile, bir yerlerde iyi olduğunu öğrenmek için yazdım.
Büyükler aşkı anlatırken "midende kelebekler uçuşur, karnın ağrır" derler. Bu cümleler, benim karın boşluğumda dolanıp, mideme çarpsa da çıkamayacağını bilen bir kelebeğin çaresizlik feryadıdır."

Mektubumu bitirdikten sonra zarfın içine koydum. Buruşmasını ve zarar görmesini istemediğimden özenli bir şekilde yastığımın altına koyup Keleş Amca'nın uyanmasını bekledim. Öğütlerinin bir çoğunu tutsam da bir tanesini istemeden göz ardı etmiştim: Son ve en önemli husus.
Bana ne olursa olsun geri gelmeyecekmiş gibi göndermemi, kendimi geri gelecek mektubun hayallerine bağlamamamı söylemişti. Diğer her şeyi yapabilsem de bunu yapamıyordum. Umutsuz nasıl yaşayabilirdim ? Geri gelmeyeceğini bile bile bu mektubu nasıl postalayabilirdim ?
Her kelimesini yazarken içimde ufak bir mutluluk, yoğun derecede ümit birikiyordu. Sanki göndersem ertesi gün sevdiğimden mektup gelecek hayalleriyle yazmıştım. Mektubumda bahsettiğim uslanmaz puslanmaz acı dinmiyordu. Daha aklıma ne anılar, ne hatıralar gelmişti de, yazmaya kalksam ne iki kağıt yetecekti, ne de kalemin mürekkebi. Onu anlatmaya kalksam, bahçemizin çam ağacının altında gördüğüm günü bile anlatabilirdim. Fakat burada hayal kurmaktan öteye bir şey gidemiyordum. Oysa ölüm anında bile hayal kurulması gerektiğini düşünüyordum. İnsan hayalleriyle, ümitleriyle yaşamalıydı.
Saat akşam vakitlerine geldiğinde Keleş Amca halâ uyuyordu. Yaz aylarına yaklaşmamıza az bir zaman kaldığı halde üstüne iki kat battaniye örtmüş, kafası duvara doğru çevriliydi. Salyalarının beyaz beyaz izleri, siyah yastık kılıfının üstünde ebru gibi izler bırakmıştı. Ağzı açık son ses gürültüyle horluyordu. Tatlı uykusunu bölmek istemiyordum fakat böyle biraz daha uyursa üstündeki iki battaniye onun ateşini çıkaracaktı. Akşam yemeği saatinin yaklaşmasını bahane ederek onu uyandırmaya karar verdim. Henüz huyunu suyunu bilmiyordum. On birinci koğuştaki kimi mahkûmlar uykusundan uyandırılınca deliye dönüyor, etrafa saldırıyordu. Belki bu alışkanlık bütün koğuşta vardır da, Keleş Amca'da bana saldırır diye düşündüm. Sinirlenmesi, sağlığından daha önemli olmadığı için boşvermişlik içine girip yanına vardım. Ranzasının ikinci katındaydı. Sol elimle üstteki demiri tutup, sağ ayağımla ranza merdivenin birinci basamağına çıktım. Belki elli senelik bu ranza, merdivenine bir adım atmamla kulağımı tırmalayacak kadar ses çıkardı. Ben bu sesi uyurken duysam yerimde hoplayacakken, Keleş Amca'nın başı bile oynamamıştı. Sol kolunu dürttüm, uyku semesi olunca, sinek konmuş gibi diğer koluyla kaşıdı. Artık durumu anlayınca sertçe kolundan tutup salladım. Gözlerini bir anda açıp başını havaya kaldıran Keleş Amca:
-Ne oldu yeğenim, acil bir şey mi var ? Diye streslenerek sordu.
-Yok, hayır. Akşam yemeği vakti geldi, uyuyup aç kalma diye haber edeyim dedim.
Gözleri kızarmış ve zorla nefes alan Keleş Amca sakince kafasını salladı:
-Tamam sen arkadaşlarla otur ben geliyorum, dedi.
Akşam yemeği için masaya doğru yöneldiğimde, bütün koğuş yemek yemeye başlamamış, önlerinde mercimek çorbası dolu demir çanaklarla oturmuş, öylece bekliyorlardı. Selam vererek oturduktan sonra aralarından yirmili yaşlarda bir genç bana bakarak:
-Tekrar hoş geldin kardeş, dedi. Görünüşü gayet mülayim olan bu gence güleryüzle cevap verdim.
-Hoş buldum, teşekkür ederim.
Ben, konuşma faslımız bitti sanırken lafımın ardından devam etti:
-şuan neden hepimizin önünde yemek olmasına rağmen yemediğini merak ediyorsundur. Değil mi ?
-Evet, aslında gerçekten merak ediyorum. Daha önce sizi hiç böyle görmemiştim. Bu günün bir önemi mi var ?
Diye sorduktan sonra hiç beklemediğim bir yanıtla karşılaştım.
-Evet, var. Buraya geldiğinden beri ne aramızdan biriyle tanıştın, ne de birimizle konuştun. Sadece adını biliyoruz, onu da senden değil, gardiyanın anonslarından, dedi.
Bunu dedikten sonra masadaki herkes güldü. Yarattığı samimi ortamdan ödün vermek istemeyen genç, sözlerine devam etti:
-Geldiğinden beridir hiçbirimizle arkadaşlık kurmadın. Gece seni sürekli aya bakarken veya ellerin çenenin altında düşünürken görüyoruz. Yoksa bizim hakkımızda sana kötü bir şey mi dediler ?
Bu sorusunun üstüne de şaşırmıştım. Çünkü ben başkalarının ağzına uyup insanlara kin besleyecek biri değildim. Bu yanlış durumu izah etmek istedim:
-Estağfurullah. Ben sadece doğru zaman geldiğinde kaynaşırız diye düşünüyordum. Siz böyle uygun görmüşsünüz, demek ki doğru zaman buymuş.
Söylediklerimi içinde tasdik ettiği aşikardı. Tebessüm ederek:
-Benim adım İrfan. Bu cezaevine birkaç sene önce geldim. Çoğu arkadaşa göre yeniyim, ama nedense böyle durumlarda hep beni konuştururlar. Bu da koğuşumuzda devrecilik olmadığından kaynaklanıyor olsa gerek.
Buraya geldiğim devlet babanın yuvasında devrecilikle tanışmıştım. Söylediklerini onaylayarak başımı salladım:
-Haklısın, burada devrecilik yok. Bizim gibi z kuşağı çocuklar bile ellili yaşlarındaki Keleş Amca ile muhabbet edebiliyor.
İrfan sözümün arkasına ekledi:
-Evet evet, Keleş baba. Hitap şeklimizden de anlayacağın gibi o bizim koğuşumuzun direğidir. O bize hem bir hayat, hem de bir akıl hocasıdır. Geldiğin günden beri sana sahip çıkıyor, bence kendini şanslı hissetmeli ve değerini bilmelisin, dedi.
Dedikleri aslında doğruydu. Keleş amca gibi ruhlu bir adamın arkadaşı olmak, bana kendimi güvende hissettiriyordu. Devlet babanın yuvasında kaldığım yıllarda, odamın içinde birkaç saat içinde bunalıp arkadaşlarımla bahçeye çıkıyorduk. Burada ise durum çok farklıydı. Küçük bir odanın içinde günlerimiz geçse de Keleş Amca ile muhabbet etmek dışarı çıkıp gezmek kadar, kitap okumak kadar, ayı izlemek kadar zevk veriyordu. Yaşadığımız her yeri cennet yapmadığımız sürece, kaçtığımız her yer cehennem oluyordu kısacası. Fakat masadakiler benim cennetimdeki olmazsa olmaz sevdiğimi bilmiyordu. Cennet güzelliklerle dolu bahçedir, benim buraya geldiğim yer bahçeydi, üstelik içinde bin sene görsem görmeye doymayacağım bir sevgili vardı.
Bu kadar konuşmanın üstüne, İrfan'a neden halâ başlamadıklarını sordum. Keleş Amca'yı beklediğimizi söyledi.
Harbiden, Keleş Amca nerede kalmıştı ki ?
Yirmi dakikadır elini mi yıkıyordu bu adam. Masadaki arkadaşlarımdan müsaade isteyip Keleş Amca'ya bakmaya gittim. Koğuşun banyosuna girdiğimde Keleş Amca, köşedeki dokuma halının üstünde ibadet ediyordu. Beni görünce kafasını biraz daha çevirdi:
-Şimdi geliyorum yeğenim, siz beni beklemeyin. Yeyin yemeğinizi, dedi. Anlaşılan o ki dua edecekti. Rahatsızlık vermemek adına sessiz adımlarla banyodan çıkarak koğuşun ortasındaki demirden yemek masasına döndüm. Hep beraber mercimek çorbamızı içmeye başladık. Bir yandan yemeğimizi yerken bir yandan bütün koğuş bana sorular soruyordu:
-Buraya niçin geldin ? Diye sordu içlerinden birisi. Benim, kendisinden daha çok merak ettiğim ve cevabını aramak için elimden geleni yaptığım bu soruya başımı eğerek cevap verdim:
-Ben de bilmiyorum. Bu cevabımı şaka sanmış olmalılar ki herkes bir ağızdan tekrar güldü.
-Yahu, iki hafta bizi görüp tanışmayı unutacak kadar unutkansın da, bu kadar da mı unutkansın be kardeş.
Ve tekrar tekrar güldüler. Nedenini bilmiyordum fakat gülüp eğlenmelerine hiç kızmıyordum. Oysa ben alıngan biriydim, şarkı söylediğim serçe şakırdamasa üzülürdüm. Çorbasından bir kaşık aldıktan sonra aynı kişi yine ses etti:
-Peki nereden geldin, onu da hatırlıyor musun ?
-Evet, ben devlet babanın yeşil yuvası isimli bir yerden geldim
-Orası neresi, ben hiç duymamıştım daha önce. Yoksa başka bir ülkede mi ?
-Hayır, bu şehrin biraz dışında kalıyor. Bin altı yüz hektarlık bir arazisinin içindeki bir yerleşim alanı. Gerçi siz görmemiş olabilirsiniz, çok eski bir yapılanma değil.
Muhabbetin arasında Keleş Amca aramıza geldi. Masada yemek yiyen bir mahkum, Keleş Amcayı görünce kaşığını demir çanağının içine koyup aniden yerinden kalktı. Sandalyesini Keleş Amca'ya vermek istedi. Bu cömertliğini kırmak istemeyen Keleş Amca, mahkûmun sırtını sıvazlayarak teşekkür etti.
-Ee beyler, ben yokken neler konuşuyordunuz bakalım ?
Bu sorusuna herkesten önce irfan atlayıp cevap verdi.
-Hiç baba, arkadaşımızı tanımaya çalışıyoruz işte. Maksat gırgır şamata olsun. Umarım eğlenmemize kızmıyordur.
-Tabi kızmıyorum. Kırgınlıkla, dargınlıkla bir ömür geçer mi ? dedim İrfan'a. Keleş Amca masaya hitap ederek:
-Eh, sevdiniz mi bari arkadaşınızı ? diye sordu. Aralarından biri:
-Sevmez olur muyuz ? Sadece zamanla daha iyi tanıyacağız birbirimizi, dedi.
Anlaşılan bu akşam hakkımda, biyografimi yazacak kadar çok şey öğrenmeye niyetlenmişlerdi. İrfan tekrar lafa karıştı:
-Elinden bir iş gelir mi, meziyetin var mı ? diye sordu.
-Ben saz çalar türkü söylerim, elimden başka adam akıllı bir iş gelmez. Genelde tembelimdir, millet işiyle uğraşırken ben saz çalarım. O yüzden vakti zamanında benimle çok dalga geçmişlerdi ağustos böceği diye.
Koğuştakiler ilk defa dediğim bir şeye gülmüştü.

Yaşantılarımız bambaşka, hayallerimiz farklı dünyalar içerisindeydi. On birinci koğuşun mahkûmlarıyla her daim sohbet etmeye meyilli olsam da, kendimi onlara hâla çok sıcak hissetmiyordum. Sıcak hissetsem bile, asla Devlet Baba'nın yeşil yuvası kadar sıcak olmayacaktı. Bu kederli halime, koğuştaki tek dolap olan demir yığınının üstündeki radyodan gelen sesler teselli verdi. Radyodan gelen sesler bir bozlak sesiydi. Çekiç Ali'den "Doğar yaz ayları" çalıyordu. Kulaklarım bu sese kenetlenince kalbim dışarıdaki dünyaya açılmamak üzere kapandı. O an, o seslerin bana hissettirdiklerinden başka hiçbir şey düşünemiyordum. Yeşil yuvama olan özlemimin üzerine bu bozlağın sözleri, gözlerimden yanaklarıma bir damla yaş düşmesine sebep oldu. Yanık ve hüzünlü sesiyle okuduğu bu bozlak bana, devlet babamın yeşil yuvasını, İsmail Abi'nin koyunlarını, sabahları suladığımız renk renk çiçeklerimizi anımsattı. Günlerce burada kalıp, radyoyu nasıl fark etmediğime şaşırmıştım. O günün şartlarına, ve bu şaşaalı hapishanenin konforuna bakacak olduğumda, eski püskü bir radyonun burada ne iş gördüğünü anlayamamıştım. Keleş Amca, halimi tekrar umursamıştı:

-Ne o yeğenim, ağlıyor musun yoksa ?
Bu yaşıma kadar ağlamayıp da, bir anda bir ömürlük gözyaşı dökmüş biri olan ben, bunu kabul etmek istemiyordum. Gerçek bu bile olsa, bazen yaşarken ölmemek için gerçekleri görmezden gelmek gerekiyordu.
-Ağlamıyorum. Yüreğinin güzelliğine hayran kaldığım bu radyodaki adamın bunları ne hissederek yazdığını, neler çektiğini merak edip düşündükçe biraz hüzünlendim sadece. Baksana Keleş Amca, bu kadar gaddar insan aleme hükmediyorken; ne hisli, ne yürekli, ne merhametli, ne zavallı, ne büyük adamlar yoksulluktan kırk yaşında toprağa giriyor. Bu bozlağı yazmak, hissetmek sıradan bir adamın işi midir ki ?
Beni onaylayarak kafasını salladı:
-Çok mu seviyorsun sazı sözü ?
-Elbette, hepsine bayılırım. Fakat bozlakların bende çok ayrı bir yeri var. Gerçek zorlukları, gerçek yaşanmışlıkları anlatıyor. Bozkırdan, meleyen kuzulardan, yemyeşil çimenlerden bahsediyor. Belki ben böyle bir yerde büyüdüğüm için sıcak geliyordur. Fakat bir gerçek var ki, bunlar harbiden adamın yüreğini titreten sözler.
Kendisine bakarak konuşurken, Keleş Amca benden dikkatini çekerek gözlerini masaya dikmişti. Acil bir şey söylemesi gerektiğini belli ederek sözümü kesti.
-Yahu yeğenim, daha şimdi aklıma geliyor kusura bakma. Sen naptın, ben uyurken mektup işinin üstesinden gelebildin mi, yazdın mı ?
Sahiden, saatlerce oturmuş, yemek yeyip muhabbet etmiştik. Neden bu konu hakkında hiç konuşmamıştık, neden hiç aklıma gelmemişti ? Her şeyden çok unutkanlığıma şaşırıyordum. Daha önce kimse bana unutkan olduğumu söylemiyordu. Bu koğuştakiler yüzüme vurdukça kendimden utanıyordum. Şaşkınlığım belliydi. Ağzım yarı açık, gözlerim kocaman, kaşlarım yukarıya doğru kalkmıştı.
-Ah, doğru ya! Ben bunu nasıl unuttum ? Keleş Amca'ya karşı, sorduğu soruyu tasdiklemek için başımı salladım.
-Yazdım tabi, bitireli saatler oldu. Başına bir şey gelmesin diye de yastığımın altına koydum.
Keleş Amca, anlaşılan yine önemli bir şey diyecekti. Her zaman attığı o sakin bakışını attı, kafasını bana yaklaştırıp yüzündeki simayı ciddi bir hale soktu.
-Yeğenim, sana 'En önemli husus' adı altında bahsettiğim altın kuralı unuttum deme bana sakın!
Keles Amca'nın benden gerekçesi olmayan bir cevap beklediği son derece aşikârdı. Kalbimin içine gömülmüş o tatlı duygunun köklerini ne yapsam, ne etsem oradan sökememiştim. Fakat Keleş Amca'nın dediklerini de unutmuş değildim. O yüzden yalan söylemiş sayılmazdım. Hoş karşılayacağı bir cevap verdim.
-Hayır Keleş Amca, elbette unutmadım. İnanmazsan getireyim de oku. Ne dersin ?
Diye sordum.
Artık tik haline getirmiş olduğu çenesini yukarı çekerek tebessüm etti Keleş Amca. Çenesini kaldırdığında altındaki bütün beyaz sakalları ortaya çıkmıştı. Durumuna uygunca yanıt verdi:
-Yok yok kalsın, neden inanmayayım sana ? Hem sen delikanlı adamsın. Senin de bir özelin, bir duygun, bir kalbin var.
Dedikten sonra hüzünlü, derin bir nefes alarak devam etti:
-Sen yemyeşil bir fidansın, daha dalların yaş. Mektubunu okuyup eleştirsem de, o yaş dallarını bükerek kıramayacağım. Dalların yine eski haline dönecek, yine kendi bildiğini yazacaksın.
Bu anlamlı sözlerine karşı öylece susmak bana yakışmazdı.
-Haklısın Keleş Amca. Gençlikten midir bilmem fakat sen ne dersen de, elim yine kendi yazmak istediklerime gidiyor. Ama sonuçta yazdım artık.
Bu sözlerimin arkadasından devam ettim:
-Bu arada, mektubu nereden ve ne zaman postalayacağız ?
Keleş Amca yastığımın yanında duran ikiye katlanmış mektubuma bakarak derin bir iç çekti:
-Ben buraya ilk geldiğimde telefon, internet, bilgisayar gibi şeylerin hiçbiri yoktu. Mektuplarımı görüş gününde yazıyordum. Tabi bu bahsettiğim, belki yirmi sene öncesiydi. Şimdilerde mektup yazan kimse yok. O hususu gardiyan geldiğinde sorup öğreniriz yeğenim. Olur mu ?
Bir kez daha, sırf gönlümü etmek tatlı dilini kullanmaktan çekinmeyen Keleş Amca, bu sözümün üstüne başımı okşayıp güldü.
-Tabi tabi, olur Keleş Bey, dememin üstüne bu kez beraber gülmüştük.
Gece hayli geç saatlere doğru gelmiştik. İrfan'ın yatmaya gitmesinin üstüne, bütün koğuş koyun sürüsü gibi yataklarına dağılmıştı. Işığın açık kalması sebebiyle Keleş Amca ve ben de, diğlerlerinin uyuyabilmesine mani olmamak için yataklarımıza çekildik. Kendisine iyi geceler dileklerimi sunduktan sonra her gece yaptığım gibi, hapishanenin geldiğim gün bana vermiş olduğu iki mahkûm geceliğinden beyaz çizgili turuncu olanını giydim. Yüzümü yıkayıp gelmemden sonra yatağıma uzandım. O gün, yorulmamı gerektirecek bedensel hiçbir iş tutmadığım için yatağım bana rahatsızlık veriyordu. Bir anda hiçbir şeyden memnun olmayan insan profiline bürünmüştüm. Demir yatağımın sırtıma denk gelen yerinde incecik bir battaniye vardı. Hâl böyle olunca, yatağın dengesini sağlayan uzun demir sütunlar kürek kemiklerime batıyordu. O gece de rahat bulamayacağımı fark edince, başımı kaldırıp alt kattaki ranzamın üstünde oturmaya başladım. Ayın yarısına geldiğimiz için ay, bugün dolunay şeklini almıştı. Kollarımı dizlerime dayayıp, her gece olduğu gibi ayı izlemeye, yer yer kendisiyle konuşup dertleşmeye başladım. O, benim içimi karartıyordu fakat ben onun içini karartamıyordum. Derdim ona dertten mi gelmiyordu, yoksa beni dinlemiyor muydu bilmem. Belli olan tek bir şey vardı ki; uzun süre yarım kalan ay, bu gece kendisini tamamlamıştı. Aya saatlerce baktıktan sonra tan yeri hafiften ağarmaya başladı. Göklerde belirmeye başlayan sabahın kızıllığı ayın gideceğinin haberini veriyordu.
Ayaklarım saatlerce yere değmiş; hem kirlenmiş, hem üşümüştü. Zaten ayın da gidecek olmasını kendime bahane ederek, banyoda hem temizlenip, hem de ayaklarıma sıcak su tutmaya karar verdim. İki çift terliğimden beyaz olanını, ellerimle yatağımın kıyısına çekerek giydim. Koğuştakileri uyandırmamak için parmak ucunda yürümeye çalışsam da, yerler fayans olduğu için terliklerim epey ses çıkarıyordu. Sinirlenmiş, gözlerimi büyütmüştüm. Derin bir nefes çekerek, ağzımdan dışarıya nefesim patlamayacak şekilde ofladım. Eğilip terliklerimi çıkardım. Ayaklarım üşüse de artık rahatlıkla yürüyebilecektim. Banyoya sessizce vardığımda, Keleş Amca'yı dizlerinin üzerine çökmüş, dua ederken gördüm. Sırtı dönük olduğu için beni fark etmemişti. Ayakları birbirinin üstünde, tanrının huzurunda saygı ile oturmuş, fısıltıyla bir şeyler sayıklıyordu. Çok yanlış bir şey yaptığımın farkında olsam da, hayatın sillesini yemiş bu adamın tanrıdan ne istediğini merak ediyordum. Yanımda kalan kapının arkasına çömelerek, terliklerimi rüzgardan bile hafifmişçesine yanıma koydum. Anlamını bilmediğim bir şeyler okuduktan sonra konuşmaya başladı:
-Tanrım benden aldığın şeyi, lütfen bana geri ver. yoksa irademe hakim olamayıp ben alacağım. Tanrım benden aldığın şeyi, lütfen bana geri ver. yoksa irademe hakim olamayıp ben alacağım. Tanrım benden aldığın şeyi, lütfen bana geri ver. yoksa irademe hakim olamayıp ben alacağım. Tanrım...
Defalarca aynı cümleyi söyleyip durdu. Birazdan kalkıp yatağına döneceği, diz çöktüğü halının hışırtılı seslerinden belli oluyordu. Üstelik halısından çıkan hışırtılar, sessizce ağlamasındaki gürültüyü bastıramıyordu. Sessizce, siğim siğim ağlayarak aynı cümleyi kurnaya devam ediyordu:
-Tanrım benden aldığın şeyi, lütfen bana geri ver. yoksa irademe hakim olamayıp ben alacağım...
Biraz daha burada durursam yakalancaktım. Elimi ayağımı yıkamaktan vazgeçmiştim. Yere koyduğum terliklerimi elime alarak, çömelir vaziyette ayağa kalktım. Oradan öylesine sessiz kaybolmam gerekiyordu ki, kapıdan çıkıp koğuşa giresiye kadar nefes bile almamıştım. Koğuşa girdiğim anda, ciğerlerime temiz bir hava çekip, soluk soluğa yatağıma yöneldim. Nefessizliğin eziyeti ve duyduklarımdan sonra, koğuştakiler uyanacak düşüncesi aklımın ucundan geçmemişti. Eski ve paslanmış koğuş yatağımın gıcırdayıp Keleş Amca'nın fark etmemesi için, bacaklarımı ayrı ayrı yatağa koymuş, en sonunda gövdemi battaniyeye salıvermiştim.
Ay çoktan gitmiş, güneşin ucu iki dağın arasından görünmeye başlamıştı. Uyumam gerektiğini biliyordum fakat, o cümlenin anlamına karşı merakım beni uykumdan ediyordu.
"Tanrım benden aldığın şeyi, lütfen bana geri ver. yoksa irademe hakim olamayıp ben alacağım" bu ne demekti ?
Koğuşuma girişimden birkaç dakika sonra, elinde havluyla beraber yüzünü kurulayarak keleş amca. Gözlerime karanlık gölgeler vurduğu için açıklığını görebileceğini sanmıyordum. Ne olur ne olmaz diye uyanık olduğumu anlamaması için gözlerimi kapatıp, tabiri caizse ölü taklidi yaptım. Artık uyumaktan başka çarem yoktu. Çünkü Keleş Amca benim derin uyuduğumu biliyordu. Yatağımda kıpırdasam bile bilincimin açık olduğunu anlardı. Seher vaktinin beraberinde getirdiği tatlı ve hafif serinlikle, uykuya dalmak için son gayretimi verdim.
Vakit öğlene doğru gelmiş olduğunda, kolumun dürtülmesiyle gözlerimi açtım. Her gün olduğu gibi bu gün de, Keleş Amca yastığımın yanına oturmuş benimle ilgileniyordu. Başımı okşayarak eğildi:
-Haydi yeğenim, neredeyse öğlen yemeği zamanı geldi, dedi.
Gece ettiği duayı duyduktan sonra, bana bunu söylerken tebessüm etmesini bir türlü anlayamıyordum. Yüzündeki mutlu simayı görünce, "Acaba rüya mı gördüm ?" diyerek birkaç saniye aklımı yokladım. Benim kendi kendime düşünmeme fırsat vermek istemeyen Keleş Amca
-Sen de amma unutkan çıktın be yeğenim! Unutkanlığına pekçok kez şahit olmuştum da, bu kadarını da beklemiyordum senden, diyerek hafifçe güldü.
Keleş Amca'nın mutlu olduğunu gördükçe içim bir garip oluyordu. Daha fazla konuşmayıp onu sinirlendirmemek için:
-Ne oldu Keleş Amca, yine neyi unutmuşum ben ?
Kafasını çevirip koğuşun yeşil kapısına baktı:
-Bugün günlerden ne yeğenim ?
-Yine mi ? Bu kadarını da unutmamalıydım be amca. Bu kadar da olmaz ama!
-Üstelik sana bir iyi haberim daha var.
Şaşırarak yarıya kadar açık olan gözlerimi tamamen açtım. Dirseklerimden destek alıp kafamı yataktan kaldırdım:
-Bugün de senin müjdelerin bitmiyor ha! deyip güldüm. Belli ki önemli bir şeyler söyleyecekti.
-Görüş saatlerinin haberini vermek için gardiyan geldi. Ona postaların hangi gün gönderildiğini sordum.
O ana kadar dirseklerimin desteği ile havada kalan ben, aklıma mektubun gelmesiyle yataktan bir anda çıktım.
-O da mı bugünmüş ?
-Tam üstüne bastın, diyerek kafasını salladı.
Böyle bir günde hiçbir umutsuzluğum olamazdı. Çünkü görüşe gelmezse de, mektubumu gönderecektim. Aya baktığım zaman neler hissediyorsam, o anda da içimde o duygunun türevleri filizleniyordu: Huzur. Tek temennim, huzurumun aya baktığımdakine benzer, birkaç saatlik olmamasıydı.

Görüş saatleri geldiğinde koğuştakilerin çoğu sevinç içindeydi. Kimisinin annesi, kimisinin kardeşi, kimisinin çocukları ziyaretine gelmişti. Gardiyanlar sürekli koyu yeşil demir kapımızın önüne gelerek ziyaretçisi olanları görüş odasına çağırıyordu. Zerre boyutundaki umudumu ve yalnızlığımı yanıma alarak yatağıma uzanmaya diktim. Bugün de öylesine mahzun, öylesine yalnızdım. Dolabın üstündeki eski radyoyu yanıma alarak, hapishaneye Devlet Baba'nın Yeşil Yuvasından getirdiğim Neşet Ertaş kasedini içine yerleştirdim. Önümdeki ağaçlarla dolu dağa baktım. Ilık rüzgarlar vursa da, yaprakları oynatamıyordu. Bana da bu saatten sonra piyango vursa, gülmeyecektim. Aynı şeydi işte.

Kasetler bitip radyoyu eski yerine koymak için kalktığımda Keleş Amca'nın yokluğunu fark etmiştim. Muhtemelen lavaboya kadar varmıştır diye düşünürken kapının önünde bir gardiyan daha belirdi. Kasetlerimi valizime koyarken kapıdaki gardiyan çok sert bir şekilde bağırdı:
-Heey kardeşim, gelmeyeceksen söyle bir daha görüş gününde sana ziyaretçi kabul etmeyelim.
Arkama döndüğümde gardiyanı, bana çok sert bir şekilde bakıp kaşlarını çattığını gördüm.
Hayatımda ilk defa birisi beni azarladığı için bu kadar heyecanlanmıştım. Bana bakarak bağırdığını fark ettiğim anda ellerim titremeye başladı, bacaklarımın içindeki kemikler bile uyumuştu. Birkaç saniye kekeleyerek:
-Bana mı dediniz efendim, dedim.
Gardiyan, bu sefer çileden çıkarak son kez bağırdı:
-Yok babama dedim, Gerizekâlı herif. Geliyor musun, gelmiyor musun ?
-Siz gidin, ben bir dakika içinde geliyorum, dedim. Bunu derken halâ kekeliyordum. Beş kelimelik bir cümleyi on saniyede söyleyecek kadar hafızam yerinden olmuştu. Gelmişti. Sevdiğim beni görmeye gelmişti. Mutluluktan ağlamaya başladım. Onun için gözyaşlarım ömür boyu feda olsun, hiç önemi yoktu. Kalbim öyle bir atıyordu ki, yürüken sallandığımı hissediyordum. "Gelmiş ulan!" Diyerek bütün gücümle bağırdım. Yan koğuştan bir kaç kişi kavga var sanarak koğuşumuzun kapısına gelmişti. Artık sevdiğimi görecektim. Saçlarını koklayıp bir kez olsun nefesini içime hapsedebilecektim. Bunları düşünüp, onu görmeden bayılmak istemiyordum. Zaten bacaklarım bu titremeyle işlevini yerine getiremiyordu. Beni görüş odasına götürmesi için İrfan'dan yardım istedim. Benden en az yirmi beş kilo zayıf olan İrfan, kolumdan tutup götürmekte bayağı zorlanıyor gibiydi. Koğuştan İrfan'ın yardımıyla çıkıp koridorun sonundaki görüş odası kapısını görünce tamamen kendimi kaybettim. Kafam matiz gibi olmuştu, yürüyemiyordum. Bütün ağırlığım İrfan'ın üstüne yüklenmişti. Tam görüş odasına girmeden önce, kapının önünde İrfan'a "Dur",dedim. Onu görünce kriz geçirmemek için biraz sakinleşmeliydim. Yaklaşık beş dakika kendi kendime kalp masajı yaptıktan sonra İrfan'a, hazır olduğumu, gerisini kendim halledebileceğimi söyledim. İrfanın bu yaptığı iyiliği unutmayacak olsam da o an, en son düşüneceğim şey oydu. İrfan gittiğinde görüş odasına kafamı sokmadan önce sağ ayağımı soktum. İçeriye tamamen girdikten sonra kafamı yavaşça önüme doğru kaldırdım. İkinci ve daha büyük şoku yaşamaya başlıyordum. Sermet Müdür ve Keleş Amca elleri arkalarında, yan yana durarak dik bir şekilde bana bakıyorlardı.
Tatlı sevinç gözyaşlarım, bir anda dünyanın en tuzlu suyuna dönüşmüştü. Gözümden akan bu sular, içimdeki cehennemi söndüremediği için fokurdayarak gözlerimden taşıyordu. Hıçkırarak ağlarken mideme kramp girmesiyle yere yığıldım. Yerde, sara krizine kapılmıştım. Hayatımdaki en büyük hayal kırıklığım, ruhumu doyuramayınca bedenimi de ele geçirmişti. Verdiği zulüm çekilmiyordu. Bir anda ne olduğunu anlamayan Sermet Müdür, hapishanesindeki revirde çalışan iki hemşire, bir sedye getirdi. Beni alel acele revire götürdüler. Titreyen ellerimi tutup sakinleştirmeye çalışan Sermet Müdür, hiçbir şey anlamamışlık ve çaresizlik duygularıyla kendisini suçluyordu. Bulanık gören gözlerim, Keleş Amca'nın göbeğini bile görmeyecek kadar işlevini yitirmişti. O an kulaklarım yanlış duymadıysa, "Ah aptal kafam, sen bunun olacağını düşünmedin mi ?" Diyen Keleş Amca'nın sesini duyuyordu. Geçen zaman içinde hatırladığım son şey, kısa sarı saçlı bir hemşirenin sedyede koluma sapladığı kocaman bir iğneydi.
Gözlerimi açtığımda, Yanımda Keleş Amca vardı. Başımın ağrısından konuşamıyor, yorgunluktan elimi havaya kaldıramıyordum. Dizlerini yere dayayıp yanıma çömelen Keleş Amca, akan gözyaşlarından fırsat buldukça konuşuyordu:
-Lütfen beni affet yeğenim, ne olursun affet. Böyle olacağını bilmeliydim. Senin aşkının dağlardan büyük olduğunu hatırlamalıydım. Ne olursun bağışla beni.
Yarı açık gözlerimle baktığım fakat göremediğim Keleş Amca, hüngür hüngür ağlayıp, hayatının hatasını yapmışçasına dizine vuruyordu. Onun bu kadar üzüldüğünü, perişan olup kendini yerden yere vurduğunu görünce, gücümü toplayıp "Neden yaptın?" diye sormaktan vazgeçmiştim. Bu soruyu sorup o an daha da üzülmesini istemiyordum. Fakat bütün gücümü toplayıp, ona daha güzel bir şey söyleyebilirdim. Ciğerimin yarısı dolacak kadar nefes aldım, zoraki ağzımı açtım:
-Canın sağ olsun Keleş Amca, dememle günlük konuşma enerjimin hepsini tüketmiş oldum.
Sermet Müdür'ün başımı okşaması ve Keleş Amca'nın feryat figan ağlamasından anlaşılıyordu ki, durumum fazlasıyla hayati önem teşkil ediyordu. Her şeyi boşvermiş, etrafıa bakıyordum.
Etrafımda pervane gibi dolanan sağlık personelleri ve emniyet güçleri vardı. Sadece sevdiğim yoktu...
Ben bu vaziyetteyken bile, onu aklımdan çıkaramıyordum. Ay yüzünü gördükten sonra, huzurla ölmem için bir sebebim olacaktı. Bu revire gelip kalbime bıçak soksa, göğsüme elleri değdiği için gözüm kapalı ve tebessüm ederek gidecektim. Zehir verse, bal diye içecek, umrumda bile olmayacaktı. Yirmi dakikadır koluma bağlı olan, damla damla kanıma karışan bu seruma zehir katsa sesimi çıkarmaz, öylece izlerdim sadece. Çünkü sevgi, karşılıksız olunca sevgi oluyordu. Taş atsa bile, ben ona bir buket çiçek vermeliydim. Dünyaya bir kez daha gelsem, bir daha onu severdim. Senin kaderinde bu var deseler, dünyayı dolaşır kapı kapı onu arardım. Oysa bana, bir perşembe bile gelmeyi çok görüyor, bir perşembe bile beni görmeye gelmiyordu. Kanımdaki aşkın bir damlası onun kanına karışsa hiç şüphem yok ki, perşembe günlerinin gelmesi için haftanın altı günü hapishanenin kapısında yatardı. Ve inanması zor fakat, ben tüm bunlara rağmen kendimi, o gelmek istiyormuş da, birisi onun gelmesini engelleyip sakladığına inandırıyordum. Çünkü koskoca ay bile hergün birkaç saat beni ziyarete geliyordu. Onu da saklayan bir gündüz vardı, fakat o kendisini saklamaya çalışan gündüze teslim olmuyor, her akşam kaçıp geliyordu. Ya benim sevdiğim, o öyle miydi ?
Seneler önce kopup omzuma düşmüş bir saç telini halâ kokluyor, halâ seviyordum. Eğer ay, bir saç teline taptığımı fark etse, artık geceleri uğramayacaktı belki de. Ben de küsmesin diye, aya hiç sevdiğimden bahsetmemiştim. Dönen başım, duymayan kulaklarım, bulanık gören gözlerim ve konuşamayan dilim, kendini yitirdiği anda bile ben yalnızca bunları düşünebiliyordum. Doktorlar, vücut direncimin kaldıramayıp öleceğimden korkuyorlardı ki, narkoz verip uyutmamışlardı. Bunların hiçbirini bilmesem de, garip bir şekilde hissediyordum. Belli bir süre sonra artık dayanamayan vücudum, doktorların narkozuna gerek kalmadan iflas ederek vücudumu yere serdi. Geçen biri görse ceset sanacak halime, tanrı acımış olsa gerekiyordu ki, yaşamama sürekli müsaade ediyordu.
Uyandığımda koğuş arkadaşlarım, Keleş Amca, Sermet Müdür, ve İrfan, odamın içinde sıkış tepiş duruyorlardı. Sanki, kesin ölüm gözüyle bakılan bir merminin yarasına tutulmuştum da, bir mucize olup hayata dönmüşüm gibi, gözümü açtığım anda odamdaki kalabalığın hepsi bağırarak birbirine sarılmaya başladı. Herkes kaldıramadığım elimi kaldırıp, okşadıktan sonra geri yerine koyuyordu. Arkadaşlarıma teşekkür edip, odamda sadece Sermet Müdür ve Keleş Amca'nın kalmasını rica ettim. Çıkışlarının ardından, Keleş Amca, revirin kapısını yavaşça kapattı. Haddimi aşmadan ve saygısızlık tonuyla seslenmeden, sakin bir ses tonuyla sordum:
-Sermet Müdür, beni neden çağırdınız ?
Sermet Müdür, her zaman olduğu gibi katı ifadesi ve sert yüzünü takınmıştı. Başını eğerek:
-Kötü bir niyetimiz yoktu aslanım, senin bu kadar tepkiyi vereceğini bilsem inan gelmeni bile istemezdim.
Hiçbir şey anlamamıştım. Çareyi müdürde bulamayınca, yüzüm Keleş Amca'ya döndü:
-Ne oluyor Keleş Amca, beni niye çağırdınız?

Sermet Müdür ile göz göze geldikten sonra yutkunarak:

-Saz çalmayı, türkü söylemeyi çok sevdiğini söylemiştin. O gece boyu düşünerek sana bir saz almayı düşündüm. Param banka hesabımda, ve dışarı çıkma yasağım olduğu için tek çareyi bu durumu Sermet Müdür'e açıklamakta buldum. Kendisine bir öğlen sen uyurken çarşıya çıkıp bir sazevinden saz alarak gelmek Istediğimi söyledim. Mevzu bahis sen olunca, mutluluğundan ötürü beni kırmadı. Bir saz alıp, sen uyanasıya kadar koğuşa geri döndüm. Görüş günü vesilesiyle de, bu hediyeyi sana Sermet Müdür ile beraber vermek istedim.

Sarf etmeye çalıştığı cümlelerini dinlerken o kadar mahçup olmuş, öylesine kendimden utanmıştım ki, yer yarılsa düşünmeden içine atlayacaktım. Aklıma tekrar ve tekrar aynı soru gelmeye devam ediyordu. Bu adam beni neden bu kadar çok seviyordu ?
Sermet Müdür kanunları çiğneyip, bir mahkûmun hapishaneden çıkmasına göz yummuştu. Devlet kanunlarını hayat prensibi haline getirmiş Sermet Müdür, bana neden bu kadar değer veriyordu da, devlet kanunları çiğneyip geçecek bir iş yapmıştı ?
Yüzümdeki kızarıklığı çoktan fark etmiş olan Keleş amca, kapının arkasında duran siyah kılıfın içinden sazı çıkararak yatağımın yanına dayadı. Birkaç saat önce sanki ölecekmişim gibi ağlıyorken, sanki ben şimdi ağlamayayım diye tebessüm etmeye çalışıyordu. Şüphesiz bana verdiği bu hediye, hayatımda aldığım en güzel hediyeydi. Öyle ki bu hediyenin maneviyatı her şeyin üzerindeydi benim için. Defalarca kez kendisine hayran kalmaktan sıkıldığım Keleş Amca, defalarca kez yüreğinin büyüklüğüyle beni hayran bırakmaktan sıkılmamıştı. Yüreğinin en içinden geldiğine şüphem olmayan bu hediye karşısında, imkanım olmadığı için elimden sadece kuru bir teşekkür etmek gelmişti. Yatağımın yanına dayanmış sazımı elime almış incelerken, Sermet Müdür ve Keleş Amca da benim yarı mutlu halimi uzaktan uzağa inceliyordu. Kahrından bayıldığım üzüntünün ardından, "Ne o delikanlı, yoksa hediyemi beğenmedin mi ?" diye soramıyordu. Çünkü bu sevincin, sevdiğimi görememenin üzüntüsünden daha ağır gelmeyeceğini çok iyi biliyordu. Sazımı, tekrar aldığım yatağın yanına dayadım.
Haftada bir ancak görebildiğim, epey meşgul bir adam olan Sermet Müdür'ü hazır bulmuşken gönlümden geçenleri sormak zorundaymışım gibi hissediyordum:
-Sermet müdürüm, diyerek yüzüne baktım.
-Buyur aslanım, bir şeye mi ihtiyacın var ?
-Yok hayır. Ben sadece aylar önce size sormam gereken bir soruyu sormak istiyorum.
-Tabi buyur, dedi. Ne soracağımı merak ettiği anlaşılıyordu. Gözleri hafiften kısılmış, ellerini birbirine kenetlemiş, parmaklarını birbirine geçirip ayırıyordu. Sorumu sormadan önce son bir defa gözlerine bakıp, alternatif cevaplar üretip yalan söylemek için bir şeyler düşünmediğinden emin oldum:
-Efendim, ben aylardır bu hapishanedeyim. Sizin çok sert biri olduğunuzu gerek koğuşta, gerek yemekhanede çok duydum. Herkes sizin despot biri olduğunuzu, birinin boğazını sıksanız öldürmeden bırakmayacak kadar sinirli biri olduğunuzu söylüyor. Geldiğim günden bu yana bana karşı hiçbir sertlik göstermediniz. Hücreye girdiğimde, daha bes günüm olmasına rağmen anahtarları aldığınız gibi beni dışarıya çıkarttınız. Odanıza kabul ettiniz, delici bir alet olduğu halde elime kalem verip koğuşa girmeme müsaade ettiniz. Şimdi de görüyorum ki, sırf mutlu olayım diye hapis yatan bir mahkûmu alıp çarşıya göndermişsiniz. Siz beni neden bu kadar seviyor, beni neden bu kadar sahipleniyorsunuz ?
Bu dediklerimin üzerine Sermet Müdür kaskatı kesildi, terlemeye başladı. Gözleri, sorumu duyar duymaz yere dikilmiş, nefes alış sesleri bile gelmeye başlamıştı. Bir nebze olsun ferahlamak için, elleriyle gömleğinin yakasını çekerek gevşetti. Her daim yüzünde bulunan katı ifadesi bir anda gitmiş, esmer yüzü bile kızarıp kırmızıya dönmeye başlamıştı. Keleş Amcayla birkaç saniye bakıştılar. Ardından gözleri, tekrar mahçup bir şekilde yere dikildi. Konuşmamasının üzerine bir daha davrandım:
-Müdürüm, bu benim gerçekten merak ettiğim bir soru. Ben hayatımda, yeşil yuvamdaki dostlarım haricinde kimseden karşılıksız, menfaatsiz bir sevgi görmemiştim. Nedenini ısrarla söylemiyor oluşunuz aslında beni daha da işkillendiriyor. İçimde cevaplarını bulamadığım bu sorular yüzünden akşamları aynaya bakıp, "Acaba ben acınacak biri miyim, acınacak halde miyim, etrafımdaki insanlar gerçekten beni bir zavallı olarak mı görüyor ?" Diye kendime sorar oldum. Zaten içimdeki iki koca yangın sönmemişken; siz o yangına rüzgar olup, üçüncü bir yangının çıkmasına sebep oluyorsunuz. Ne olur bir şeyler deyin.
Mahkûmlar arasında yıllardır "kaba saba" olarak tanındığını duyduğum koskoca hapishane müdürü, benim gibi on paralık bir mahkûmun önünde utana sıkıla duruyordu. Ellerini önünde birleştirmiş, kızarmış yüzüyle halâ yere kenetlenmiş bakıyordu. Anlaşılan gözlerini kaldırıp bana bakmayacaktı. Yüzünde çaresizlik belirtileri bir hayli belli olan Keleş Amca, birkaç saniye Sermet Müdür'ün vaziyetine baktı. Konuşmayacağını anlamış olsa gerek ki, bu garip sessizliği bozup kendisi izah etmeye karar vermişti:
-Yok yeğenim yok, senin düşündüklerin fazlasıyla kuruntu. Sen ve ben de, hapishanedeki diğer 150 mahkûm gibi sıradan birer mahkûmuz. Sermet Müdür'ün başka derdi mi yok, bir de bizim işlerimizle uğraşıp kafa patlatacak ?
Bir insanın yalan söylediği bu kadar mı belli olurdu ? Gözleri bile, ağzı konuşurken yalan söylediğini itiraf ediyordu. Hem Keleş Amca da Sermet Müdür gibi zorlanmış, terlemiş ve kızarmıştı. Benden bir şey sakladıkları belliydi. Fakat söyleyecek gibi de durmuyorlardı. Uzun bir sessizliğin ardından Keleş Amca, teyit edilmek amacıyla Sermet Müdür'e baktı:
-Değil mi müdürüm ?
En sonunda kafasını kaldırıp etrafa bakabilmeye cesaret edebilmiş olan Sermet Müdür, Keleş Amca'ya attığı anlamlı bakışlarla teyit iznini karşılıksız bırakmadı:
-Elbette Keleş. Hem ben bu delikanlının yüreğini seviyorum. İlk geldiği gün bile gözüne baktığımda "Bunun mayası sağlam" demiştim. Nitekim yanılmamışım ki, koğuşları dolaşıp kime sorsam hakkında iyi şeyler söyledi. Böyle temiz bir genci sahiplenmek ve karşılıksız sevmek de, ancak bizim gibi aynı yollarda düşmüş insanların görevidir.
Dediklerini hiç anlamıyordum fakat, Sermet Müdür, "Bizim gibi aynı yollarda düşmüş insanlar" dediğinde, Keleş Amcayla arasındaki o anlamlı bakışmanın tekrar olduğunu kaçırmamıştım. Hiçbir şeye kafam basmayınca, haliyle ipin ucunu salıp başka bir zaman tutup çekmeye razı oldum. Zaten ben o ipi aylardır çeksem de, bana zerre kadar gelmemişti. Çektikçe sadece ellerim kanıyordu. Hiçbir soruma anlam bulamadığım gibi, Keleş Amca ve Sermet müdürün imalı bakışmasına da bir anlam verememiştim. Aramızdaki son bakışmaların bitmesinin ardından, Keleş Amca tekrar sessizliği bozmaya yeltendi:
-Eee yeğenim. Artık koğuşta eski püskü, kırk yıllık bir radyonun yanında, on yedi yıllık başka bir radyomuz daha oldu. Umarım hediyeni beğenmişsindir, deyip yaptığı ince espiriye sadece kendisi sırıttı. Dudaklarımı yanlara çekip gülme durumuna getirsem de, görünmeyen dişlerim ve gözlerimdeki hüzünle yanıtladım:
-Beraber çalarız, istersen sana da öğretirim. Eminim ki sen bu odunu çok seveceksin. Yeter ki canın sağ olsun, dedim. Bu konuşmaların ardından yaklaşık bir saattir ayakta duran Sermet Müdür ve Keleş Amca, dizlerini sıvazlayarak yorulmuş olduklarını belli ediyorlardı. Onları daha fazla ayakta tutup rahatsız etmek istemedim, zaten revirde sandalye de yoktu. Gözlerim yere bakarken yavaşça ağzımı açtım:
-Keleş Amca, müdürüm, siz isterseniz gidin. Ben çok iyi hissetmiyorum; biraz yatıp dinlenir, gücümü toplarım. Birbirlerine tekrar aynı anlamlı bakışları atan iki büyük adam, kafalarını sallayarak kapıya doğru yöneldiler. Sermet Müdür önden çıkıp, Keleş Amca arkasından ilerliyordu. Bağırmaya gücüm olmadığı için, kısık bir sesle Keleş Amca'ya seslendim:
-Keleş Amca, koğuştaki arkadaşlara selamlarımı iletmeyi unutma. Yoksa sana darılırım bak.
Vücudunu döndürmeden, sadece kafasının yarısını döndürerek bana baktı:
-Başım üstüne yeğenim. Sen istersin de, ben söylemez miyim ? diyerek uzaktan tebessüm etti. El sallamamın üzerinden revir kapısını kapatarak, koğuşuna döndü.
Gece yarısı, revire hemşirenin gelmesiyle irkilerek uyandım. Bembeyaz önlüğü ve ağzına tutunan maskesi, karanlık odama girdiği kapının en başından belli oluyordu. Işığı açarak yanıma geldi. Kırmızı ojeli elleriyle, şırıngasını içine mavi bir sıvı koyarak revirin solundaki sandalyeye oturdu.
-Merhaba, iğne saatiniz geldi. Sizi tekrar iğnelemem gerekiyor, diyerek tebessüm etti. Fal taşı gibi açılmış gözlerimle beraber o an vücudumdan daha ağır hissettiğim kafamı kaldırarak iğneye baktım:
-Nasıl tekrar iğnelemeniz gerekiyor ? Bana daha önceden hiç iğne vurmadınız ki.
Hemşire bu sözlerimin üzerine bu sefer, tebessüm faslını geçerek kahkaha attı:
-Siz hatırlamıyorsunuz, krize girmiştiniz çünkü. Görüş odasında krize girip bayıldığınızda size sakinleştiriciyi ben vurdum. Tabi dediğim gibi, hatırlamamanız çok normal. Çok kötü bir haldeydiniz, betiniz benziniz atmıştı.
Gerçekten sağlam düşmüş olmalıydım. Dediklerinden bir tanesini bile idrak edemiyordum. Gözüm yere dikili zihnimi yoklayıp hatırlamaya çalışırken hemşire ellerini, gözlerimin önüne tutup sağa sola doğru salladı:
-İğneden mi korkuyorsunuz yoksa vurulmak mı istemiyorsunuz ? diye sordu.
Kendime geldiğim an kusura bakmayın dermiş gibi gözlerimi devirip elimle işaret ettim:
-Siz gereği neyse onu yapın. Olan biteni hatırlamaya çalışırken dalmışım sadece.
Kanıma sokacağı o mavi sıvının ne olduğunu bilmiyordum. Açıkçası pek umrumda olduğunu da söyleyemezdim. Sonuçta sağlığım için olduğunu düşünerek, bunun ne olduğunu sorma gereği duymadım. Daha önce şırıngayı doldurmak için oturduğu sandalyeden kalkıp, yanıma doğru yaklaştı. Söylemesine fırsat vermeden, kazağımı kolunu sıyırdım. Yumruklarımı sıkarak sağ elimle, sol kolumun dirsek bölgesine bastırmaya başladım. Etkilendiğini belli etmek isteyen hemşire, dudaklarını büzerek kafasını birkaç kez salladı:
-Sanırım bu iğne işlerine bayağı alışkınsınız, hastaneden çıkmıyor olsanız gerek. Çünkü şahit olduğumuz hastalığınız ihmal edilemeyecek kadar vahim.
Söylediklerini, uykulu gözlerimle dinledikten sonra, hafif gülerek hemşireye baktım:
-Yanlış biliyorsunuz. Epilepsi benim kendi düzenli hastalığım değil. Hayatımda ilk defa ben de sizinle beraber geçtiğimiz akşam şahit oldum işte, zaten biliyorsunuz. Daha önce de pekçok kez üzülmüştüm, hatta bu hapishaneye geldiğim günden beri. Fakat ilk defa bu kadar üzülmüş olmalıyım ki yere yığılmışım.
Dediklerime en başta kulak asmayan hemşire, yüzümdeki hüznü görünce inançlı bir ifade takındı:
-Anladım, peki sizin suçunuz neydi de buraya geldiniz ? Daha yaşınız çok genç, cinayet işleseniz bile tutuksuz yargılanacağınızı düşünüyorum. Ne yaptınız, koskoca bir aileyi mi katlettiniz ?
Onlarca kez duymama rağmen cevabını veremediğim, onlarca kez cevabını benim de bilmek istediğim bu soru karşısında bir daha sessiz kalmıştım. Bir kez daha bilmediğim bir sorunun cevabı olarak kafamda kurduğum, kalbimin kırıklarını paylaştım:
-Sanırım devlet, mutlu ve huzurlu bir popitika izlemeye yanaşmıyor hemşire hanım. Öyle olmalı ki, ben de burada olayım. Huzurlu olduğumu, sevip aşık olduğumu öğrendikleri an beni içeri tıkmak için kanun çıkartmış olsalar gerek.
Hemşire bu sözlerimin üzerine bir anlam verememişti. Bilmediği bir dil konuşuyormuşum gibi beni dikkatle ve şaşkınlıkla izliyordu. Kinaye yaparak devlet üzerinden eleştiri yapsam da, aslında bunların tek sorumlusu babalıktı. Hemşire sözlerimi ciddiye alsa da, doğru olmadığını anlıyordu:
-Ne yani, gerçekten bilmediğiniz bir sebepten mi buraya geldiniz ? Mahkemeye de mi çıkmadınız ? Dosyanızı incelerken birkaç aydır burada olduğunuz dikkatimi çekmişti, lütfen sorularımı yanlış anlamayın.
Hemşirenin davranışları çok ağırbaşlıydı. Çok candan ve samimi konuşuyordu. Hayatımda dış kapının dış mandalı konumunda olsa da, hayatım ve duygularımı ona anlatırken hiç çekinmiyordum:
-Evet, beni buraya babalık diye birisi getirdi. Askerler kolumdan zorla tutarak beni on birinci koğuşa teslim ettiler. Bırakın mahkemeyi, burdan ne zaman çıkacağım hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Zaten umutsuzluğumun yapı taşları da bu bilgisizlik ve tahminsizliğim. Belki müebbet yemişimdir, ruhum duymuyordur. Belli mi olur ?
Gerçek ve acı şeyler söylesem de, kalbime kızgın bir demir gibi değen bu acıda kavrulmaktan yağımı atmış, terbiye olmuştum. Yalandan da olsa, hemşireye karşı tavrımı bozmayarak tebessüm etmeye devam ediyordum. Yüzüne mutlu bir halde baksam da, hemşire kaşlarını çatmıştı. Sert sert nefes alıyordu:
-Babalık mı ? O ne biçim isimmiş be, ne gaddar, ne kadar şerefsiz bir adammış o. Gencecik bir delikanlıyı burada çürümeye terk etmek nedir ?
-Babalık işte. İnan ismini ben de bilmiyorum. Doğduğumda beni sahiplenip bu günlere gelesiye kadar büyütmüş. Yıllarca onun yanında kaldım. Dünya görüşlerimiz bambaşka olduğu için pek anlaşamıyorduk. İsmini sormaya tenezzül etmeyecek kadar alakasızdık yani.
Yüzündeki kızgın hâli ve çatık kaşları bir anda tekrar aşağı inmişti hemşirenin. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslatarak derin bir nefes aldı:
-Umarım en kısa zamanda buradan çıkarsın. Elimden gelse sana yardım edeyim derdim fakat halim ortada, sen de görüyorsun işte. Sen gariban bir mahkûmsan, ben de gününün on iki saatini burada geçiren gariban bir hemşireyim. Üstlerim tasmamı nereye çekerse, ben de oraya gidiyorum.
Sözleri esnasında utanarak yere bakan hemşire, utangaçlığını belli etmemek için lafı değiştirmeye hazırlanarak kafasını kaldırdı:
-Ohoo, biz neyi unuttuk ?
-Bilmem. Ya neyi unuttuk ? dememden sonra gülüştük.
-Neredeyse iki saat oldu, muhabbet ederken iğneyi boşa koyup salladık. Az daha konuşsak tansiyonun düşüp bayılacaktın.
-Evet haklısınız. Beni iğneleme vaktiniz artık geldi de geçiyor bile.
Bu dediğimin üstüne kahkaya atan hemşire, bir yanda iğnesinin tıpasını ittirerek şırınganın içindeki havayı boşalttı. Yumruklarımı sıkmamı, koluma bastırmamı istemedi. Dediğine göre, zaten genç olduğum için damarların fazlasıyla belirgindi. İğnesini çıkarmasının ardından ufak bir pamuk vererek koluma dayamamı istedi. Hemşire gitmeden aklıma takılanları sorayım düşüncesiyle, başımı sola yatırıp koluma bakarak konuştum:
-Hemşire hanım, ne zaman taburcu olup koğuşuma döneceğim ?
-Birkaç saat sonra. Ardında kendinize gelip iyi hissettiğiniz an gideceksiniz. Meraklanmayın. Fakat öncesinde gardiyanlara haber verip beni çağırtmayı unutmayın. Evraklarınızı imzalamadan maalesef çıkamıyorsunuz.
Hemşire, teşekkür etmem üstüne yavaşça kapıya yöneldi.
Aklıma yatağım geldiği anda, rahatsız etmek istemesem de bir daha seslenmek zorunda kaldım:
-Hemşire hanım, uygun görürseniz bir sorum daha var.
Arkasına dönerek masumca bakışlarıyla gözlerime ilişti. Sinirlenmesini beklerken gayet mutlu bir yüzle bana bakıyordu:
-Nedir ?
-Gerçi bir iki saate güneş doğacak fakat, yatağımı pencere kenarına çekmemin bir sakıncası var mı ? Ben, ayı seyretmeyi çok severim de.
-Tabi, bir sorun yok. Yatağı sürüklerken serumların cam kavanozlarını düşürüp kırmayın yeter. Daha gücünüzü toplamadınız, yardım için asker göndermemi ister misiniz ?
Kendi başımın çaresine bakabileceğimi söyleyince hemşire, tekrar sırtını dönerek ortasında kaldığı koridorun sonuna doğru yürümeye devam etti.
Hemşireye anlattıklarım yuzunden içimdeki közler tekrar alev alıp beni hüzünlendirmesine rağmen, artık ayı görebileceğim için, bir nebze olsun ferahlayacaktım.
Artık son evresine gelen ay, bu gece de ziyaretime geldiği halde beni bulamamıştı. Onu yorarak buraya getirdiğim halde kendim gelmediğim için bana darılmıştı. Darıldığını dünkü halinden anlamıştım. Dün yüzünü dönerken bugün arkasını dönmüştü. Bugünse, bana gösterdiği tarafında yüzündeki yarıklar, çatlaklar ve morluklar yoktu. Özür dilememi bekliyorsa da dilemeyecektim. Benim bugün edindiğim üzgünlüğüm, onun misafirliğinden daha önemliydi. O ne bilecekti ki bana ne oldu, başıma neler geldi ? Daha bilmeden arkasını dönüp bana küsmüştü bile. Üstelik nedenini bile sormamıştı. Pencereden bağırsam duymayacağını da biliyordum. Mecbur dargınlığının geçip, yüzünün geri dönmesini bekleyecektim.
Aya bakarken aklıma bir yandan da taburcu olmam konusunda düşünceler geliyordu. Hemşirenin dediğine göre birkaç saat sonra çıkıp, on birinci koğuşa geri dönecektim. Birkaç saat sonra koğuşa gidip uykulu gözlerle bayılacağıma; burada uyuyup, koğuşa öğlen vakti uyanınca giderdim. Burası koğuşa göre hem sessiz, hem daha serin, hem de daha temizdi. Hatta kürek kemiklerime batan demir bir yatakta da değildim. Burada uyumamın daha akıl kârı olduğu fikrini kabullenince bir an önce dik olan yastığımı geri yatırarak gözlerimi kapattım. Her şeyden büyük olan aşkımın acısını da, yarına ertelemek zorunda kaldım...
Gözümü açtığımda saat öğlene doğru geliyordu. Koğuşta da hep öğlene doğru uyanıp, en geç kalkan kişi ben olduğum için bunun üstünde hiç yabancılık çekmemiştim. Hemşirenin damarıma verdiği o mavi ilaç her neyse, beni eski kuvvetimi çok da aratmayacak bir duruma getirmişti. Bulanık gören gözlerim ve yarıya kadar açabildiğim ağzımı istediğim kadar hareket ettirebiliyordum. Geriye sadece yataktan kalkmak ve gardiyandan, hemşireyi çağırmasını istemek kalmıştı. Yatağımdan kalkıp örtüsünü düzelttim. Gece vuran ayın ışığı, yerine güneşin sapsarı kızgın ateşini bırakmıştı. Perdeyi kapatıp revis kapısının eşiğine geldim. İleride uzun boylu bir gardiyan duruyordu. Elimle gel işareti yaparak hemşire hanımı çağırmasını rica ettim. Birkaç dakika sonra gelen hemşire revir odama girdikten sonra yüzüme bakarak tebessüm etti:
-Nasıl hissediyorsun, daha iyi misin bari ?
-Artık ne verdiyseniz, beni o halden bu hale getirecek kadar kuvvetli bir ilaçmış. Size çok teşekkür ederim.
Teşekkürüm karşısında bahtiyar kalan hemşire, evraklarımı imzalayıp taburcu belgemi elime verdi. Benimle ilgilenmesinden çok hoşlanmıştım. Madem günün neredeyse yarısı burada çalışıyordu, birbirimizi ufak da olsa bilmemiz gerekti. Üstelik içinde bulunduğum psikolojiyle, bu saygılı hemşirenin yanına daha çok gelip gideceğimi düşünüyordum. Utanacak gibi yanındaki dolaba baktım:
-Şey, bayağı konuştuk fakat ben sizin isminizi hiç sormadım, biraz unutkanımdır kusura bakmayın. Bana isminizi bağışlar mısınız ?
Mutlu olan hemşire gülmüştü, bembeyaz önlüğünden bile beyaz dişlerini o an ilk defa görmüştüm:
-Benim ismim Hale, n'olur bu kadar sizli bizli konuşmayın, sonuçta ben de sizin gibi biriyim. Hem bu hastaneye de sizden birkaç önce geldim.
-Daha önce de mi bir hapishanede görevliydiniz.
-Hayır, daha öncesinde bir firmada lojistik asistanıydım, işlerim bozulunca ikinci okuduğum bölüm olan sağlıktan atanarak bu işe başlamaya karar verdim.
Fazlaca iş hayatında bulunmuş olduğu belli oluyordu. Pek çok insan görmüştü ki benimle böyle tatlı dille, güler yüzle konuşuyordu. Muhabbetimiz bitecek gibi durmuyordu. Elindeki evrakları dikkatlice okuduğunu görünce işlerine daha fazla engel olmak istemedim. İmzalanmış taburcu kağıdımı alıp, askerlerin bileklerime takacak olduğu kelepçeler için ellerimi uzattım. Kapıdan çıkmak üzereyken Hale hemşireye son kez baktım:
-Hemşire hanım görüşürüz, kendinize güzel bakın, dememin üstüne kafasını çevirdi:
-Umarım bir daha görüşmeyiz, sağlıcakla kalın, diyerek güldü. Hemşire hanesine doğru uzaklaşmaya başladı.
Askerler kollarımdan tutarken bu defa canımı acıtmıyordu. Hücre cezama teslim edilirken de, müdür yardımcısının odasına giderken de, elimde kelepçe olmasına rağmen kollarımı kızarasıya kadar sıkıp kemiklerimi birbirine perçinliyorlardı. Bu işi askerlere, beni neden sevdiğini bir türlü anlayamadığım Sermet Müdür tembih etmiş olmalıydı. Mahkûmları dövmekten elleri nasır tutmuş askerler, kollarımı tutarken hiç zorlamıyorlardı. Ayaklarında büyük siyah botları, üstlerindeyse yeşil askeri kamuflajları vardı. Bana çarpmaması için silahını, sağımdaki asker sağ, solumdaki asker sol koluna takmıştı. Bana karşı ne kadar yumuşak olursa olsunlar, beni buraya getiren vicdansız askerlerle arkadaş oldukları için içimde herhangi bir sempati oluşmuyordu. Bir an önce on birinci koğuşa gitmek için adımlarımı hızlandırarak yaklaşık yarım metre önüne geçtim. Hızlanmam karşısında en ufak bir sinir belirtisi göstermeyen askerler, bana ayak uydurabildikleri kadar hızlanmaya çalışıyorlardı. Ayağımdaki bezden ayakkabılara nazaran, onların ayaklarındaki ağır siyah botlar işlerini zorlaştırıyordu. On birinci koğuşun kapısını gördüğüm anda, ellerimi uzatarak solumdaki askere gösterdim. Kelepçelerimi açmasını istediğimi anlayınca, gözleriyle koğuşun kapısını işaret ederek kapı açılıncaya kadar anahtarları çıkarmalarının yasak olduğunu ima etti. Koğuşun yanına vardığımızda askerlerden biri, kemerinin sol tarafından anahtarlığını avuçladı. Anahtarlardan ikisini seçerek biriyle ellerimi tutarken, diğer askere koğuşun kapısını açması için ikinci anahtarı verdi. Bu sefer ellerim, kelepçenin metal köşeleri tarafından sıkışmadığı için, ilk kez kanamamıştı. Ellerimden sonra sıra koğuşa gelmişti. Koğuşun kalın, koyu yeşil kapısı yavaş yavaş açıldı. Ortadaki demir masada öğlen yemeğini yiyen mahkûmlar ilk kapı sesinde aldırış edip bakmasalar da, Keleş Amca'nın bağırmasıyla hepsi birden kaşığını yemeğinin içine bırakıp koğuş kapısının önüne serildi. İçeriye girdiğim anda, kemiklerimi kırmak istiyormuş gibi sarılan Keleş Amca, askerlerin varlığını hiç umursuyor gibi değildi. Askerler tam kapıyı kapatıp gideceklerken, Keleş Amca'nın kalın kolları ve koca göbeğinden bir hamleyle sıyrılarak ayağımı demir kapının arasına koydum. Endişelenen askerler, ellerini tüfeklerinin üstüne koyarak kapıyı sinirli gözleriyle araladı:
-Ne var mahkûm ? Başımızı belaya sokmadan haydi gir koğuşuna!
-Şey, asker ağabey, Keleş Amca'yı görünce aklıma geldi kusura bakmayın. Benim sazım revirde kaldı, zahmet olmazsa aranızdan biri getirebilir mi ?
Askerlerin tepki vermesine fırsat kalmadan, Keleş Amca kahkaha attı:
-Yahu yeğenim; kaç gündür yatıyorsun, yemediğin kuvvetlendirici ilaç kalmadı, yine de şu unutkanlığını üstünden atamamışsın.
Keleş Amca'nın sözü üzerine arkasında duran koca koğuştan artarak gelen gülme sesleri yankılanmaya başladı. Askerler herkesin gülmesine hafiften sinirlense de belli etmiyorlardı. Elini tüfeğinden çeken asker:
-Tamam. Kapıyı kapatıyorum, birazdan getiririm, dedi.
-Bahtiyar olurum asker abi, sağlıcakla, diyerek askere dönük olan yüzümü koğuşa doğru çevirdim. Kapının kapanmasının ardından Keleş Amca koluma girdi. Canının ben yokken bayağı sıkıldığı gülmesi ve sürekli konuşmasından belli oluyordu. Anlaşılan ben yokken bütün zamanını yemek yemek, uyumak ve ibadet etmekle geçirmişti.
-Haydi gel yeğenim, haydi gel de midemize iki üç bir şeyler indirelim, dedi sırıtarak.
Yüzü hiç aç gibi değildi. Neredeyse dizine dayanacak göbeğine bakarak tebessüm ettim:
-Yahu Keleş Amca; sen bu gidişle dediğin gibi sıkıntıdan değil, yemekten çatlayıp öleceksin. Az sakin yesene gözünü seveyim !
Kafasını kafama bitiştirerek her zaman bana attığı o anlamlı bakışları tekrar attı:
-Bizim açlığımız senin bildiğin açlıklara benzemez yeğenim. Biz gözü doyup karnı doymayanlardanız, dedikten sonra tekrar bütün koğuş gülmekten yerlere serildi. Muhabbetin sadece Keleş Amca ile benim aramda döndüğünü fark eden İrfan, çok geçmeden lafa karıştı:
-Biz Keleş babamızı yıllardır yerken görsek de, o ne yerse iki mislini bize yedirdi. Biz onun karnının doymasından çok gönlünün doymasını diliyorduk. Tanrı da seni buraya getirdi işte, iyi ki geldin de şenlik verdin bize.
İrfan'ın bu güzel sözlerine karşı memnun kaldığımı belli etmek için dudaklarımı kenarlara çekip dişlerimi göstermeden gözlerimi kırptım, teşekkür etmek amacıyla başımı hafifçe öne salladım. O sırada ayakta kalmaktan rahatsız olan göbekli Keleş Amca girmiş olduğu kolumu çekiştirdi:
-Hadi artık be; şu masaya otur da yemek yiyelim, iki muhabbet edelim, bir iki özlem giderelim yeğenim. Gel gel.
Bütün koğuş Keleş Amca'nın sözü üzerine büyük demir masanın etrafına sandalye çekerek oturmaya başladı. Tenceredeki patates yemeğinden bir çanak alıp önüme koyan İrfan, tekrar sandalyesini tutarak yerine oturdu. Bir güne yakın sadece serumla beslendiğim için, açıkçası somut bir yemek yemeyi özlemiştim. Kaşığımı aldığım gibi çanağıma daldırdım. O an yemeğe odaklanmış olmalıydım ki bütün koğuş benim hakkımda konuşuyormuş. En yakınımın Keleş Amca olması nedeniyle herkes bana, ondan önce soru sormaya sıcak bakmadığı için açılışı onun yapmasını bekliyordu. Durumun farkına varan Keleş Amca, ellerindeki kaşık ve ekmeği bırakarak kollarını birbirine bağladı. Tarafıma dönebilmek için masaya dayanıp nefesini kesen göbeğini taburesiyle beraber geri çekerek bana baktı:
-Yeğenim, illa bizim mi sormamız gerekiyor ? Anlatsana revirde zamanın nasıl geçti. Yapacağı şakanın alt yapısını oluşturmuş olan Keleş Amca, benim konuşmama fırsat vermeden tekrar bütün koğuşu gülme krizine soktu:
-Tabi yeğenim, onu da unutmadıysan.
Ne kadar üzgün olsam da, bu adamı güldürmek ve gülerken görmek içimdeki acıyı istemsizce kısa süreliğine dindiriyordu. Karşılıksız bırakmamak için ben de tebessüm ettim:
-Doğrusu anlatacak pek de bir şey yok Keleş Amca. Şırıngayı yediğim gibi yattım zıbardım. Siz gittikten sonra yatağımla baş başa kaldım anlayacağın. Her zamanki halim.
Keleş Amca, daha çok konuşmamı istediğini belli ederek heyecanlandı. Yemeğini yerken bir yandan da alnındaki ter demir masanın üstüne damlayarak, yağmur damlalarının cama vurduğu gibi sesler çıkarıyordu:
-Yapma be; hiç mi bir şey olmadı, yattın mı sadece ?
-Yok, işte sadece Hale adında genç bir hemşire kadınla tanıştım. Sağlam birkaç saat muhabbet ettik, dertleştik falan. Bunun dışında gerçekten başka bir şey olmadı.